Zikrin Faydaları

Zikir, sahibine mehâbet, hâlâvet ve güzellik verir. Allah Teâlâ, zâkire kendi sevgisini ihsân eder. O muhabbet ki, saadet ve necattır. Her şeyin bir sebebi vardır. Muhabbet-i ilâhîyyeye sebep de zikrullâhın dil ve kalb ile devâmıdır. Zikrullah muhabetullâhın kapısıdır. Muhabbetullâha nâil olmak iseteyen kimse, zikrullâha devam etmelidir.

Zikir, murâkabeyi, tefekkürü getirir ve ihsan kapısından girmeyi sağlar. İhsan ise en yüksek makamdır. Sanki Allâh'ı (c.c) görüyormuş gibi ibâdet eder sâlik. Zikrullahtan gâfil kalanların ihsan makâmına yükselmelerine yol yoktur, nasib yoktur.
Zikrullah sebebiyle kalbinde büyük bir mârifet-i ilâhiyye kapısı açılır. Sâlik zikrini artırdıkça, mârifetullah da o nisbette artar.
Zikir, zâkirin kalbinde Allah Teâlâ'nın heybet, azamet, iclâl ve tâzimini artırır. Bu hâl, zikrin kalbi ve bütün vücûdu istilası, hücrelere yayılması sebebiyle hâsıl olur. Zâkir, zikri kadar Allah Teâlâ'ya kurbiyyet elde eder.
Zikir, kul ile Hâlık arasındaki haşyeti ve korkuyu giderir. Cenâb-ı Hak ile ünsiyyet kazandırır. Bunlar şu âyetlerle sâbittir:
"Gerçekten Allah, takvâ sahipleriyle ve iyilik edenlerle beraberdir."
"Allah sabredenlerle beraberdir."
"Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir."1
Allah Teâlâ Hazretlerinin zâkir kulu ile beraber oluşu, başka hiç bir mâiyyet ve beraberliğe teşbih olunamaz. Meselâ, yukarıda verdiğimiz ve benzeri âyetlerde Allah Teâlâ'nın bu vasıfta olanlarla beraber olduğu bildiriliyor. Lâkin, zâkir ile beraberliği bunların hiç birine benzemez, târif ve tavsife imkan yoktur. Bu, ancak zevkan bilinir. Şeriatın emrettiği ne kadar ibâdet varsa hepsi, zikrullâhın ikâmesi ve icrâsı için emrolunmuştur. Kezâ, namazın kılınması da, zikrullâhın ikâmesi içindir. Tâhâ 14.âyetinde:"Ve beni anmak için namaz kıl" buyruğu da bunu nâtıktır.1
En fazîletli amel hangisidir? sorusuna, (a.s.v) Efendimiz, "Allâh'ı andığı için, henüz ıslak duran bir dil ile ölmektir" şeklinde cevap vermiştir.108 Bu menfaatten dah güzeli de tasavvur olunamaz.
Âyette "Ey mü'minler Allâh'ı çokça zikredin" buyruluyor. Yâni, Allâh'ı her durumda zikredin. Her durumda Allâh'ı zikretmeyi şöyle açıklayabiliriz. İnsan şu dört durumdan birinde bulunabilir: İbâdet durumunda, günah işleme durumunda, nîmet durumunda, sıkıntı durumunda.
Eğer insan ibâdet durumunda ise kendisini ibâdet yapmaya muvaffak buyurduğu için Allâh'ı zikretmeli ve O'ndan ibâdetlerini kabul etmesini dilemelidir. Günah durumunda ise, Allâh'ı zikrederek işlediği günahtan vazgeçmeli ve O'ndan işlediği günahı affetmesini dilemelidir. Nîmet içinde ise Allâh'a şükrederek O'nu zikretmelidir. Sıkıntıda ise sabrederek O'nu zikretmelidir. Ayrıca, Allâh'ı zikretmenin beş iyi özelliği vardır. Bu özellikler şunlardır: Allâh'ın rızasını kazandırır. İnsandaki ibâdet arzusunu artırır. İnsanı şeytandan korur. Kalbi yumuşatır. Günah işlemeyi önler, irfan yollarını açar.
İnsan ne ile meşgul olursa, bütün düşünce ve dikkatini ona teksif eder.
İbn kayyum el Cevzî (k.s) bir eserinde zikrin yüz faydasından bahsediyor ki, en önemlileri şunlardır:
Zikir, şeytanı yanından uzaklaştırır ve Allah Teâlâ'nın hoşnutluğunu kazandırır.
Kalbden gelen gam ve tasayı giderir. Kalbe ferah ve sevinç bahşeder. Kalbi ve yüzü nurlandırır. Bedeni ve kalbi güçlendirir.
Zikir, İslâmın rûhu olan sevgi ve muhabbeti temin eder. O, kurtuluş ve saadetin kaynağıdır. Allah Teâlâ her şey için bir sebep yaratmıştır. Sevginin husûlüne sebep de zikirdir. Her kim Allah Teâlâ'nın sevgisine nâil olmak isterse zikre devam etmelidir.
Zikir, murâkabeyi temin eder ve ihsan kapısının açılmasına vesîle olur. Allah Teâlâ'ya kurbiyeti sağlar; mağfiret kapılarından en büyüğü o sâyede açılır.
Zikir, kalbin hayâtiyyeti için, balığın suya duyduğu ihtiyaç gibidir. Kalbi cilâlandırır. Her şey paslanabilir. Kalbin pası gaflet ve hevâdır. Cilâsı ise zikir, tevbe ve istiğfardır. Hatâları önler, hatta giderir, yok eder. Çünkü zikir, iyiliklerin en büyüğüdür; iyilikler ise kötülükleri ortadan kaldırır.
Zikreden kimse, zikrettiği varlığa yaklaşır, hatta onunla beraber olur. Bu özel bir beraberliktir. Velâyet, muhabbet, nusret ve tevfîk bu sûretle gerçekleşir. "Gerçekten Allah, takvâ sahipleriyle ve iyilik edenlerle beraberdir."
Zikir, kalbin şifâ ve ilacı, gaflet ise marazıdır. Kalpler genellikle hastadır. Onun devâsı ve şifâ bulması Allah Teâlâ'yı zikirdir. Zikir, cehennem ile kul arasında bir duvardır, dilin gıybet, yalan gibi bâtıl ve haram şeylerle meşguliyyetini önler.
Hayatı çekilmez hâle getiren en büyük âmil, insanların mâsivâya karşı olan meyilleridir. Zikre mülâzemet sâyesinde sâlikin kalbinde yer alan bir takım dünyevî ihtiraslar kaybolur ve yerini Allah (c.c) sevgisine terkeder. Samimiyyetten uzak, çeşitli menfaatler hayâl edip yapılan veya otomatik bir alışkanlık hâline getirilen zikrin, kişiye hiç bir fayda sağlamayacağı da muhakkaktır. Zikrullah mevzûunda her kelime bizim için son derece değerlidir, önemlidir. Önemine binâen, Aziz Mahmud Hüdâi (k.s) Hazretleri ile mürşîdi Üftâde (k.s) Hazretlerinin sohbetlerinden bir bölümünü buraya aynen dercetmeği uygun görüyorum. Şöyle buyuruyor Üftâde (k.s) Hazretleri:
Her ne zaman ki, gözüne-gönlüne tevhîd müyesser olsa, sakın onu mertebe-i lîsâna indirme ve kimseye açma. Sonra büyük zahmete düşersin. Hâllâc-ı Mansûr (k.s) o sırrı keşfettiği için başına gelenler geldi. Zîrâ keşf-i rubûbiyyet haramdır, meğer ki, irşad için izin verilmiş olsun. Onu dahi ehline tekellüm eyle. En iyisi orada müzmahîl ve fenâ olmaktır. Orada bâki kalan ancak, Hayy-u Kayyum olan Allah Teâlâ'dır.
Dil ile tevhîd güzeldir. Fakat daha güzel olanı tevhîd-i ef'aldir. Tevhîdi, zâtında, sıfatında ve işlerinde kalbinden çıkarmamalıdır sâlik. Ona mâni olan hatıraları önce terk, sonra nefy etmeli, tabi ferâiz ve sünnetten gayrisini. Ne zaman ki, bir emir veya bir iş işleyip işlememekte şüphe olsa, hemen tevhîde başvurup iştigal eylemeyince o işi yapmamalıdır. Tevhîdle iştigal eylemeli ki, hakîkat âşikâr olsun ve müşkîlât da hâllolsun. Zîrâ tevhîd zorlukların anahtarıdır. Lâyık olan mâsivadan da sıyrılıp Hakk'a kul olmaktır.
Bayezid-i Bistâmi (k.s) buyurur ki: "Her gün zikrederdim, amma huzur bulamazdım. Kulağıma bir ses: Kul ol, huzur bulursun. Kalbin hâli semânın ki gibidir, semâ bazen açılır, bazen de kapanır. Kalp de böyledir, dedi. Fakat düşündüm ki, Arabistan gibi sıcak ülkelerde hava pek az kapalı olur, ekseriyetle açıktır. Şimâlde ise ekseriyetle kapalı, hatta çoğu zaman güneş, aylarca kendini göstermez, gündüzler gece gibi karanlık olur. Böyle olunca, her kalp bir olmasa gerektir. Bâzısının zulmeti çok, bazısının da nûru çoktur. Sâlike lâyık olan safâya şükür, kedere de sabır etmektir.
Yâkub (a.s)'ın ağlaması, Yûsuf (a.s) için değildi. Yûsuf'a (a.s) kavuştuktan sonra yine ağladı. Hakîkaten terakki lütuf ile değil, kahr iledir. Hûd sûresinin 112. âyetinden murâd "Emrolunduğun gibi hareket et" demektir ve bütün mâsivâdan geçmektir. Hattâ rûhundan bile. Ruh safâ mertebesinde mahcûb sûretinde görünür. Mârifeti ilâhiyyeye kabiliyyeti sûretinde görünür. Hattâ Hz. Peygamber (a.s.v)'in sıfatında görünür. (Fenâ fir-Resûl)
İmân mertebesinde olan cehennemden hâlâs olur. A'yan mertebesinde olan cehennemi görmez. Şuhûd mertebesinde olan cenneti görmez. O, cennet içinde cennette olur. (Fenâ fillah- Bekâ billah)
Bir kimse hâliyle "Yâ hû ve yâ men hû, lâ ilâhe illâ hû" dese ve bu tesbih ile meşgul olsa, tasarrufa kâdir olur. Kul ne zaman acze düşerse, hakîkatin te'yidi zuhûr eder. Kemâl kudreti ile bütün belâları def eder. Enbiyânın (a.s) ümmetler üzerine zuhûru ve kudreti, acz-i küllî izhâr için olmuştur.
Hüdâî (k.s) Hazretleri diyor ki: Nâsın ayıplarını görmekten şikâyet ettim. Cevâben buyurdular ki: "Her şeyin bir kemâl tarafı vardır, sen onu bilmezsin, kemâline nazar eyle." Ondan sonra bütün hâlkı kutub gibi görür oldum. Sen de hâlâsını istersen hakîr gördüğün kimsenin elini öp, hâlâs olursun. Her şeye hakîkat yönünden bakmak lâzımdır.
Derler ki; irfan yolcularının menzilleri üçtür. Biri âlem-i fenâ diğeri âlem-i cezbe üçüncüsü de âlem-i kabzadır. Âlem-i fenâda oldukça "Lâ ilâhe illallah"demek ve devam etmek lazımdır.Âlem-i cezbede olanlara, "Allah, Allah, Allah" zikrine devam gerekir. Âlem-i kabzada ise zâkirin zikri "Hû, Hû, Hû" olmalıdır.
"Lâ ilâhe illallah" kalplere, "Allah, Allah, Allah" lafz-ı celîli, ruhlara "Hû, Hû, Hû" kelimesi de sırlara gıdâdır. "Lâ ilâhe illallah" kalplerin, "Allah" lafz-ı celîli ruhların "Hû" kelimesi de sırların mıknatısıdır, buyrulmuştur.

HTML Code:
Kaynak; http://www.guzide.org/1.php?id=563