+ Konu Cevapla
1 den 4´e kadar. Toplam 4 Sayfa bulundu

İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı

 İnanc Dünyası Katagorisinde ve  Allah Dostları, Evliyalar ve Alimler Forumunda Bulunan  İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı Konusunu Görüntülemektesiniz.=>...

  1. #1
    Selametle... KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    9.191
    Blog Yazıları
    36
    Tecrübe Puanı
    107374957

    post İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı





    EBÛ HANÎFE´NİN HAYATI

    Doğumu

    Ebu Hanîfe Hazretleri, Hicretin 80 inci yılında Kûfe´de doğmuştur. Ekseriyetin rivayeti bu olup tarihçiler de bunda ittifak etmiştir. Diğer bir rivayete göre 61 senesinde doğduğu söyleniyorsa da bu hem zayıftır, hem de onun hayatının sonuna uymamaktadır. Çünkü onun vefatı 150 senesindedir. Ekseriyete göre ölümü Man-sur´un ona yaptığı işkenceden sonradır. 61 senesinde doğduğu far-zedilirse, Mansur´un ona kadılık teklif ettiği zaman 90 yaşında olması lâzımdır. Halbuki bu yaşta olan kimseye böyle gayet mühim bir devlet işi teklif olunmaz. Teklif olunsa bile yaşının geçkinliğini ileri sürerek özür dilemesi gayet kolay olurdu. Fakat hiçbir rivayette böyle bir özür dilediğinden bahis olunmuyor. Öyle olunca bu rivayet, tarihçilerin anlattıkları hayatının son günlerine uygun düşmemektedir.


    Nesebi Ve Âîlesî


    Nesebi: Babası Sabit, dedesi Faruk Zevta´dır. Buna göre Fâ-ris´lidir. Dedesi ise îcâbil ahalisindendir.[1] Araplar o yerleri feth edince esir düşmüş, Teym oğullarına köle olarak verilmiş, sonra azâd olunmuş. Teym kabilesiyle olan münasebeti de böyledir. Ebû Hanîfe´nin nesebi hakkında torunu ve oğlu Hammad´ın oğlu Ömer´in rivayeti böyledir. Fakat diğer torunu İsmail, yâni bu Ömer´in kardeşi ise dedesi Ebû Hanîfe´nin nesebini şöyle zikrediyor : «Merzban [2] oğlu Numan oğlu Sabit oğlu Numan» ve atalarında kölelik bulunmadığını yeminle söylüyor.

    Görülüyor ki, Ebû Hanîfe´nin iki torunu, nesebleri hususunda velevki zahiren olsun, ihtilâfa düşmüşlerdir. Birincisi Sâbit´in babası Zevta olduğunu söylüyor, ikincisi Numan diyor. Birincisi onun esir edilip köle düştüğünü söylüyor, ikincisi köleliği kat´iyetle reddediyor. Hayrat´ul-Hisan sahibi îbn-i Hacer Heysemî bu iki rivayetin arasım şöyle birleştirmektedir: Ona göre Ebû Hanîfe´nin dedesinin iki ismi olabilir, biri lâkaptır ve Zevta´dır, diğeri asıl isimdir, Numan´dır. İkincinin köleliği reddetmesi babası Sabit hakkındadır,, dedesine şümulü yoktur. Biz isimlerin böyle zahiren muhtelif olabileceği hakkındaki buluşunu uygun görürüz. Fakat kölelik hususundaki ihtilâfı birleştirmesini kabul edemeyiz. Çünkü böyle kat´i surette reddetmek yalnız babaya münhasır görün*müyor.

    Bence bu iki rivayetin arası şöyle bulunabilir : Zevta veyahut Numan, memleketleri feth olunduğu zaman esir düşmüştür, fakat kendisine âmân verilmiş serbest bırakılmıştır. Çünkü fetholunan yerler halkının büyüklerine Müslümanların yapageldikleri muamele böyledir. Onların ve yakınlarının gönüllerini hoş etmek için müsamaha gösterilir.



    MUHAMMED EBÛ ZEHRA 'nın "İMAM EBU HANİFE" adlı eserinden alıntııdır..


    (Her Gün kısım kısım İmam-ı Ebu Hanife (hz.)'nin Hayatın'dan eklemeye çalışacam..Çok uzun olduğu için belki (çok uzun diye)okumak istemeyebilirsiniz(qq))
    Konu KARLALESİ tarafından (04-09-2009 Saat 16:04 ) de değistirilmistir.

  2. #2
    Selametle... KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    9.191
    Blog Yazıları
    36
    Tecrübe Puanı
    107374957

    Tanımlı Ce: İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı

    Şeref Milliyetle Değil, Takva Îledîr


    Güvenilir ulemanın sözleri onun Acem olduğudur. Arap ve Bâ-bil´li değildir. Dedesi ister köleliğe düşmüş olsun, ister düşmesin. Ebû Hanîfe hür bir babadan hür olarak doğmuştur. Her ne kadar bâzıları, muhakkiki arın kabul etmediği mevsuk olmıyan rivayet*lerle, babasının da köle düştüğü zannına kapildılarsa da köle düş*mesi, Ebû Hanîfe´nin ilmine ve mevkiine, şeref ve kadrine hiçbir nakîse vermez. Hattâ kendi başından bile kölelik geçmiş olsa ne ehemmiyeti var? Onun şeref:´ nesebten ve maldan gelmiyor. O, şöhretini haiz olduğu mevhibeler, izzet-i nefs, akıl ve takvadan alı*yor. Asıl şeref işte bunlardır.

    Bu hususta Mekkı şöyle diyor: «Bilmiş ol ki, Takva en yük*sek neseb ve en büyük sevabtır.» Cenâb-ı Hak : «Allah nezdinde sizin en şerefliniz, en muttaki olammzdır» buyurdu. Hz. Peygam*ber de: «Benim â´lim her hayır işleyen ve takva sahibi olandır» demiştir. Bunun için Selman Fârisî´yi Ehl-i Beyt´mden saymıştır da: «Selman bizdendir, âl-i´Beyf tendir» buyurmuştur. Allah´u Teâlâ Hazret-i Nuh´un oğlunu Nuh´tan reddetmiş ve: «O senin ehlinden değildir, onun işi iyi değil» buyurmuştur. Hz. Peygamber Efendi*miz Bilâl-i Habeşî´yi akrabası gibi kendi yakınlarından saymış ve amcası Ebû Leheb´i ise uzak tutmuştur.[3]

    Neseb şerefiyle öğünmenin hâkim olduğu bir devirde Ebû Ha-niîe zatî şeref duygulariyle yaşamıştır. Rivayet olunduğuna göre dedesi esaretlerine düşmesi dolayısiyle aralarında bir münasebet bulunan Benî Teym´den birisi ona: «Sen benim mevlâmsm» de*miş. Ebû Hanîfe ona: «Vallahi ben senin bana şeref iddia etmen*den,, senden kat kat şerefliyim» cevabını vermiştir[4]. O, izzet-i nefsine dokunulmasına asla Tazı olamadı. Hayatı bunu açıkça gös*termektedir,


    Mevâlîden Olan Ulema Ve Bunların Îslama Hizmeti


    Nesebinin Acem olması, onun kadrini asla düşürmez ve onun kemâl derecesine yükselmesine mâni teşkil etmez, onu bu yüksel*me yolundan alıkoymaz. Onun nefsi, köle ruhu değildir. O, hür ve asil ruhlu bir kimseydi.

    Tabiîn devrinde fıkıh ilmi mevâli´nin elindeydi (Mevâli keli*mesini tarihçiler Araplardan başkası hakkında kullanırlar). Ebû ,Hanîfe fıkhı bunlardan aldı, onlardan öğrendi Tabiîn ve Tebe-i Tabiîm devrinde İslâm merkez şehirlerindeki inkuhânın ekserisi mevâlidendi.[5]

    Ibn-i Abdi Rabbih, Ikdü-V Ferid´de naklediyor: îbn-i Ebî Ley*lâ diyor ki, îsâ b. Musa çok kavmiyet gayreti güderdi. Bana bir defa:

    ? Irak´ın Fakım kim? diye sordu. Ben de:

    ? Hasan îbn-i Ebî Hasan, dedim.

    ? Sonra itim? dedi

    ? Muhammed b. Sîrin, cevabını verdim.

    O kimlerdendir? .

    ? Mevâlidendir.

    ? Mekke´nin fakıhı kim?

    ? Atâ b. Ebî Rebah, Mücahid, Said b. Çübeyr ve Süleyman Bin Yesar.

    ? Bunlar kimlerden?

    ? Mevâlidîrler.

    ? Medine fukahâsı kimlerdir?

    ? Zeyd b. Eşlem, Muhammed b. Münkedir, Nâfi´ b. Ebî Nu-ceyh.

    ? Yâ bunlar kimlerdendir?

    ? Mevâlidendirler, deyince rengi bozuldu.

    ? Ehl-i Kubânın en fakıhı kimdir? dedi.

    ? Rabiatu´r^Re´y îbri-i Ebî Zennâd.

    ? Bunlar kimden?

    ?Mevâlidendirler, dedim. Bu defa yüzü sarardı.

    ? Yemen fukahâsı kimlerdir? diye sordu.

    ? Tavus ile oğlu Ibn-i Münebbih, dedim.

    ? Bunlar kimdendir?

    ? Mevâlidendirler, deyince şahdamarı kabardı,, ayağa kalktı:

    ? Horasan fakıhı kim?

    ? Atâ b. Abdullah Horasanlı.

    ? Bu Atâ kimden oluyor?

    ? Mevâlidendir, dedim. Bunun i^zerine yüzü sapsarı kesildi, renkten renge girdi. İçime korku düştü.

    ? Şam fakıhı kim? dedi.

    ? Mekhûl, dedim.

    ? Mekhûl kimden?

    ? Mevâliden, dedim, içini çekerek derin derin nefes aldı.

    ? Küfe fakıhı kim? diye sordu. Yemin olsun ki, eğer ondan korkmasaydım, Hakem b. Utbe ve Hammad b. Ebî Süleyman di*yecektim. Fakat baktım fena olacak.

    ? İbrahim Nahaî ve Şa´bî´dirler, dedim.

    ? Bunlar kimlerden, diye sordu.

    ? ikisi de Araptırlar, cevabım verdim.

    ? Allahu Ekber, dedi ve sükûnet buldu[6]

    Mekkî de (Menâkıb-ı Ebî Hanîfe) kitabında Atâ ile Hişam b. Abdu´l-Melik arasında geçen buna benzer bir konuşma nakletmek*tedir. Atâ diyor ki: Hişam b. Abdu´l-Melik´in yanma girdim. Bana:

    ? Atâ, dedi, etrafındaki ulema hakkında malûmatın var mı?

    ? Evet Emîrü´l-mü´minîn, dedim.

    ? Medine halkının fakım kimdir? diye sordu.

    ? Hazret-i Ömer´in oğlu Abdullah´ın kölesi Nâfi´ dedim.

    ? Mekke halkının fakıhı kim?

    ? Atâ b. Ebî Rebah.

    ? Arap mı, mevâliden mi?

    ? Arap değil, mevâlidendir.

    ? Yemen halkının fakıhı kimdir

    ? Tavus b. Keysan.

    ? Mevâliden mi, Arap mı?

    ? Arap değil* mevâlidendir.

    ? Yemâme halkının fakıhı kim?

    ? Yahya b. Kesîr´dir.

    ? Mevâliden mi, Arap mı?

    ? Mevâlidendir.

    ? Şam halkının fakım kim?

    ? Mekhul.

    ? Mevâliden mi, Arap mı?

    ? Mevâlidendir.

    ? Cezîre halkının fakıhı kim?

    ? Meymûn b. Mehran.

    ? Mevâliden mi, Arap mı?

    ? Mevâlidendir.

    ? Horasan halkının fakıhı kim?

    ? Dahhâk b. Müzahim.

    ? Arap mı, mevâliden mi?

    ? Mevâlidendir.

    ? Basra´nın fakıhı kim?

    ? Hasan-"ı Basrî ve Muhammed b. Sîrin,

    ? Arap mı, mevâliclen mi?

    ? îkisi de mevâliden.

    ? Küfe halkının fakıhı kim?

    ? İbrahim Nahaî.

    ? Arap mı, mevâliden mi?

    ? Arap´tır dedim. Bunun üzerine :

    ? Canım çıkayazdı, hiç birini Arap´tır, demiyor.

    ==alııntııdır==

  3. #3
    Selametle... KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    9.191
    Blog Yazıları
    36
    Tecrübe Puanı
    107374957

    Tanımlı Ce: İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı

    Îslâmda Ulemanın Çoğunun Mevalîden Olmasının Sebebi?


    Ebû Hanîfe´nin yetiştiği bu devirde ilimle uğraşanların çoğu Arap olmayan unsurlardı. Neseble öğünmeleri yoksa da Allah onlara asıl öğünülecek ilim vermiştir. İlim şerefi daha temizdir, daha üstündür, asırlar boyunca daima parlar durur, hiç sönmez.

    İlmin Fâris evlâdında gelişeceğine dair Hz. Peygamber´in vermiş olduğu haber doğru çıktı. Buharı, Müslim, Şirazî ve Tabarân! rivayet ediyorlar ki, Hz. Peygamber : «İlim şayet Ülker yıldızlarında asılı olsa Fâris oğullarından bâzı kimseler uzanıp onu alırlar.» buyurmuştur. Bu kitaplarda Hadisin ibaresi değişik olsa da mânâsı birdir. Bu hadis-i şerifin doğruluğuna bakın ki, gerçekten Sahabeden sonra ilim, pek de kısa olmıyan bir müddet mevâlide devam etmiştir, öyle olunca Ebû Hanîfe Numan´m mevâliden ol*masında hayreti mucip bir şey yoktur. Çünkü İslâm devletinde ilim çevrelerini mevâli teşkil ediyor.

    Ebu Hanîfe´nin nesebi hakkında sözü kesmeden önce, mevzuu tamamlamış olmak maksadiyîe, Emevîler devrinde ilimle meşgul olanların çoğunun mevâliden olması sebeplerini açıklayalım. Müteaddit sebepler bir araya gelmiştir. Başlıcalan ise şun*lardır :

    1- Emevîler devrinde hâkimiyet ve idare Arapların elinde idi. Harble, fütûhatle meşguldüler. Bunlar onları ilimle meşgul olmaktan alıkoydu. Araştırmaya, tetkikata vakit bulamadılar. Mevâli ise boş vakit ve saha buldular, ders ve mütaleaya koyuldular. Araştırmalar yaptılar: Baktılar ki, hâkimiyetleri kaybolmuş, başka yoldan şerefe ermek istediler.. O da ilim ve irfan yoludur. Mahrumiyet bâzan kemâle götürür, yüksek emeller ve bü^ük işler ondan doğar. Mevliye göre de durum böyledir. Her rie kadar maddî galibiyet ve hâkimiyet Araplarda ise de Arap ve îslâm dünyasında fikir hakimiyeti Arap olmıyan unsurlara geçti.

    2- Ashabın birçok köleleri vardı. Bu köleler akşam sabah daima Ashabın yanında bulunur, onlardan ayrılmazlardı. Ashab-ı Kiram´ın Hz. Peygamber´den öğrendiklerim onlardan öğrenirlerdi. Böylece Sahabe devri geçtikten sonra gelen devirde ilim erbabı bu mevâli oldu. Onun için Tabiînin ulemasının ekserisi mevâli-dendir.

    3- Bu mevâli, kültür ve ilim sahibi eski milletlere mensupturlar. Onların fikirlerini yuğurup geliştirmek, düşüncelerine ve hattâ bâzan akidelerine bile bir istikamet vermek hususunda bunun tesiri olmuştur, ilme sarılma aşkı, yaratılış ve tabiatlerine uygundu.

    4- Araplar sanat erbabı değildiler. İnsan bütün varlığını ilme verirse onun için bir sanat halini alır. îbn-i Haldun bu hususta uzun boylu konuşarak der ki: «Sonra bu ilimlerin hepsi Öğrenmeğe muhtaç melekeler hâline geldi. Ve san´atlar arasına girdi. Yukarıda arzettiğimiz gibi san´atlar şehirlilerin, medenîlerin hüneridir. Araplarsa insanların bunlardan en uzak olanlanndandır. Onun için ilimler şehir halkına aittir. Araplar onlardan uzak kalmıştır. O devirde şehirliler Acemlerdi veya o mânâda demek olan, mevâli ve şehir halkı idi.»


    Ebü Hanîfe´nîn Yetişmesi


    Ebû Hanîfe Hazretleri Kûfe´de yetişti, orada büyüdü. Hayatının çoğunu orada; öğrenerek, öğreterek ve savaşarak geçirdi. Elimizdeki kaynaklar babasının hayatını, ne iş yaptığını ye ahvalim anlatmıyor. Fakat onlardan bâzı ahvali hakkında işaretler çıkarmak mümkündür. Onlardan anlıyoruz ki, babası varlık sahibi bir kimsedir, tüccardandır, gayet iyi bir Mü s! limandır. Ebû Hanîfe´nin hayatını yazan eserlerin, çoğunun nakline göre, babası küçüklüğünde Hz. Ali´yi görmüştür. Dedesi Nevruz Bayramında ona muhallebi hediye etmiştir. Bu hâdise Ebû Hanîfe´nin ailesinin bolluk içinde yaşadığını, malî durumlarının iyi olduğunu gösterir. Büyük servet sahibi ki, Halifeye o zaman ancak zenginlerin yiyebildiği muhallebi hediye ediyorlar.

    Hz. Ali´nin Sâbit´e, evlâdına hayır duada bulunduğu rivayet olunuyor. Bundan anlaşılıyor ki, Hz. Ali´yi gördüğü ve onu» hayır duasını aldığı zaman, şüphesiz ki, Müslümandı. Tarih kuapları Sâbit´in Müslüman doğduğunu tasrih ederler. Bu itibarla Ebû Hanîfe hâlis Müslüman bir ailede yetişmiştir. Bütün ulemanın soy ledikleri budur. Ancak sözlerine bakılmaz birkaç yan çizen bundan hariçtir.

    Ebû Hanîfe´yi ulema meclislerine devama başlamazdan evvel çarşı pazara gelip giderken görüyoruz. Sonra hayatı boyunca ticaret yaptığım biliyoruz. Bu bizi, babasının tacir olduğunu söylemeğe sevk ediyor. Onun kumaş taciri olduğu anlaşılıyor. Ebû Hanîfe de bu sıfatı babasından almıştır. Eskiden ve şimdi de âdet böyledir. Baba san´atı çok defalar evlâdına geçer. Bunlar bize gösteriyor ki, Ebû Hanîfe temiz bir Müslüman evinde yetişmiştir. Ailesi zengindir, ticaretle meşguldür. Dindar ailelerde olduğu gibi Ebû Hanîfe´nin de çocukluğunda Kur´ân-ı Kerîm´i ezberlediğini söyleyebiliriz... Bu, hayatı boyunca onun bilinen ve görülen- ahvaline uymaktadır. Zira o en çok Kur´ân-ı Kerîm okuyan kimselerdendir. Ramazanda 60 defa Kur´ân-ı Kerîm´i hatmettiği rivayet olunur. Bu haberde biraz mübalâa olsa bile onun çok Kur´ân-ı Kerîm okuduğunu göstermektedir. Müteaddit yollarla rivayet olunduğuna göre kıraat ilmini, yani Kur´ân okuma usulünü yedi Kurradan biri olan Âsım´dan almıştır.[7]


    Muhiti Ve Îlme Merak Etmesi


    Ebû Hanîfe´nin doğduğu yer. Küfe, Irak´ın büyük şehirlerinden biri idi., Belki o zamanki iki büyük şehrin ikincisi geliyordu. Irak´ta muhtelif milletler kavimler, cemaatler vardı. Orası eski medeniyetlerin yatağıdır. Süryânî´ler orada yayılmıştı. îslâmdan önce oralarda mektepler kurmuşlardı. Bunlarda Yunan felsefesi, Iran hikmeti okunurdu. Irak´ta Îslâmdan Önce akîde meselelerinde birbiriyle mücadele halinde bulunan Hıristiyan mezhepleri vardı. îslâ-miyetten sonra da çeşitli milletler ve dinler burada mevcuttu. Ara sıra kargaşalıklar, fitneler oluyordu. Siyasî fırkalar birbirleriyle çarpışıyor, akideler usul mücadelesi yapıyordu. Şîa orada bulunuyor, çölde Haricîler türüyor. Mu´tezile orada çıkıyor. Görüştükleri Ashabdan aldıkları ilmi neşreden müçtehit Tabiîn orada. Din ilminin kana kana içilen berrak menbaları oradan kaynıyor. Birbirleriyle niza hâlinde olan taifeler, birbiriyle çarpışan düşünceler, görüşler hep orada...

    Ebû Hanîfe gözlerini açtığı vakit bu karışık muhiti gördü. Onun akıl ışığı yandığı zaman bütün bu görünüşler onun önünde açıldı, öyle görünüyor ki, o daha gençliğinde ömrünün ilk çağlarında bu mücadele meydanına atılmış, doğru buluşları, fitrî zekâsının verdiği kuvvetle sapık düşüncelerle savaşa atılmıştır. Fakat diğer taraftan da ticaret işleriyle meşgul oluyor, çarşı pazara gelip gidiyor, ilim meclislerine az devam ediyordu. Ulemadan bâzıları ondaki bu parlak zekâyı, ilmî aklı sezdiler. Bunların hepsinin yalnız ticaret uğrunda harcanmasına acıdılar. Onun ticaret işleriyle olduğu gibi ilim meclisleriyle de alâkalanmasını tavsiye ettiler. Ebû Hanîfe bu hususta kendisi şunu naklediyor:

    «Günün birinde Şa´bi´nin yanından geçiyordum. Beni çağırdı ve bana:

    ? Nereye devam ediyorsun? dedi. Ben de:

    ? Çarşı pazara, dedim.

    ? Maksadım o değil, ulemadan kimin dersine devam ediyorsun? dedi.

    ? Hiç birinin dersinde devam üzere bulunamıyorum, dedim.

    ? İlmi ve ulema ile görüşmeği sakın ihmal etme, ben senin uyanık ve canlı bir genç olduğunu görüyorum, dedi. Onun bu sözü benim içimde iyi bir tesir bıraktı. Çarşı pazar işlerini bıraktım, ilim yolunu tuttum. Allah´ın inayetiyle Şa´bî´nin sözünün bana çok faydası oldu.»[8]

    Bu kıssa bize şunları göstermektedir:

    1- Ebû Hanîfe hayatının ilk zamanında ticaretle meşguldü. Ulema meclislerinde sık sık bulunamıyordu. O fıkıhta müstakil bir mezheb sahibi olacak bir âlim olmak emeliyle değil, tacir olmak arzusiyle hayata atılmıştı.

    2- Ebû Hanîfe´nin yüzünde keskin zekâ işaretleri, kuvvetli fikir emareleri okunurdu* o derece ki, bunlar onu görenlerin dikkat nazarını çekti ve Şa´bî´nin ona neler dediği yukarıda geçti. Acaba onun ilmî meyli, fikir yönelişi hangi şeylere karşı daha fazla idi? Ulema ile görüşmesi nasıldı? Öyle anlaşılıyor ki, Irak´ta hâkim olan fikir havasının içinde bulunduğundan muhtelif zümrelerin yaptığı münakaşalara o da karışıyordu. Babasının iyi yetiştirdiği ve bilgiden nasibi olan her uyanık genç gibi o da bu işlen konuşabiliyordu. Bâzı derneklerde, toplantılarda, hattâ çarşı pazarda tesadüfen bazı kimselerle münakaşa yapıyor, sapık fırkalarla mücadele ediyor, kendini gösteriyordu. Böylece Şk´bî gibi bâzı adamların dikkatini çekti. Anlaşılıyor.ki, onun fikri ve görüşleri ehl-i sünnet ve cemaat görüşüne uygundu. Onlardan ayrılır yeri yoktu. Bu bize onun gençliğinde kelâm ilmiyle meşgul olmasını izah etmektedir. Kelâm mes´elelerine dalmış birçok taifelerin, sapıkların başlarıyla münakaşalar yapmıştır.

    3- Sadî´nin öğüdünden sonra Ebû Hanîfe ilme sarıldı. Ulema meclislerine devama başladı. Ticaret işlerine az bakar oldu. Bu ticaretten büsbütün el çekti demek değildir. Onun târihinde sabit bir gerçektir ki, o ilimle iştigal ile beraber ayni zamanda ticaret sahibi idi. Ticareti ortakları vasıtasiyle işlettiği anlaşılıyordu. Ortağına tam güven vardı, ticaretini ona işletirdi. Ancak ticaretin nasıl gittiğini, işlerin yolunda olup olmadığını, ticarette dînin icaplarına uyup uymadığını anlamak için ortağına uğrar, kontrol ederdi. Hakkında söylenen haberlerin mümkün derecede birbirine uygun düşmesi için onu böyle tahmin edebiliriz.


    Baştan Kelama Hevesi, Sonra Fıkha Dönüşü


    Sadî´nin tavsiyesinden sonra Ebû Hanîfe bütün varlığıyle İlme sarıldı. Ders halkalarına devama başladı.

    Fakat acaba hangi nevi´ ilim halkalarına merak etti. Tarihî kaynaklardan çıkarabildiğimize göre o devirde ilim halkaları başlıca üç nevi´di.

    1- Akıt usulleri müzakere olunan halkalar; kelâm dersleri ki, çeşitli taifeler bunlara karışırdı,.

    2- Hadis halkaları; Hadîs-i şerifler, bunlarda rivayet ve müzakere olunurdu.

    3- Fıkıh halkaları; Kitap ve Sünnet´ten hüküm çıkarma usulü, vukubuîan hâdiseler hakkında nasıl fetva verileceği bunlarda okunurdu.

    Bu hususta Önümüzde üç türlü rivayet var: Birincisine göre Ebû Hanîfe,, içinde ilim aşkı doğup da derse başladığı zaman, devrindeki ilimlerin arasından fıkıh ilmini seçti. Diğer iki rivayete göre ise: Evvelâ kelâm ve münazara ilmine başlamış, sonra fıkha me*rak etmiş ve bütün varlığını ona vermiştir.

    Bu husustaki üç rivayet şöyledir:[9]

    1- Talebesi Ebû Yusuf başta olmak üzere muhtelif kimselerden şöyle rivayet olunuyor: Kendisine sormuşlar:

    ? Fıkha nasıl başladın?

    ? Anlatayım, demiş: Bu Allah´ın tevfik ve inayetidir, O´na daima hamd olsun. Ben öğrenmeğe başladığım zaman bütün ilimleri göz önüne aldım. Herbirini kısım kısım okudum. Sonunu ve faydasını düşündüm. Kelâm ilmine başlayacağım, dedim. Sonra baktım, akıbeti kötü, faydası az, insan kelâmda olgunlaşsa aşikâre konuşamaz, her kötülüğü ona yaptırırlar, heves ve arzusuna uyuyor. Derler. Bundan vaz geçtim. Sonra edebiyat ve nahve baktım. Onun da sonu, bir çocukla oturup ona nahiv, edebiyat öğretmekten ibaret. Şairliğe baktım. Onun da neticesi ya methederek dalka*vukluk yapmak veya hicvetmek. Yalan sözlerden ve dîni hırpalamaktan ibaret. Sonra kıraat ilmini düşündüm. Dedim ki, onu elde edersem ne olacak : Gençler etrafıma toplanacak, bana okuyacaklar, ben dinleyeceğim. Kur´ân-ı Kerîm ve mânâları hakkında söz söylemek güç. Öyle ise Hadis öğreneyim dedim. Fakat çok hadis toplayabilmek uzun Ömür ister, tâ ki bana muhtaç olup baş vursunlar. Beni arayıp müracaat edecekler ise yeni yetişenler, gençler olacak. Belki iyi beleyemeyecek. Yalan söylemekle itham ederler, bednam olurum ve bu kıyamete kadar gider. Sonra fıkha baktım. Ona baktıkça gözümde değeri arttı. Onda bir eksiklik bulamadım. Baktım ki» ulema ile, fukahâ ile, üstadlarla bir arada oturmak,´ onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı zamanda farzları işlemek, dînin icaplarını yerine getirmek ibâdet etmek de onu bilmekle olacak. Dünya ve âhiret onunla kaim... Onun sayesinde dünyayı isteyen büyük mevkilere yükselir .ibadet etmek isteyen onsuz yapamaz.. Kimse ilimsiz ibadet yaptığım söyleyemez. Fıkıh, ilimle ameldir.»

    «Bu rivayetten anlaşılıyor ki, Ebû Hanîfe Hazretleri asrında yayılmış olan ilimlerin hepsini denemiş, içlerinden en beğendiğini seçmiş, onda mütehassıs olmuştur. Demek o, devrindeki ilimlerin hepsini bilen kültürlü bir insandı. Sonradan bütün varlığıyla fıkha sarılmıştır. Fıkha sarılması, baştan diğer ilimleri elde edip hepsinde malûmat sahibi olduktan sonra olmuştur.

  4. #4
    Selametle... KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ Baktabul'un Çılgını KARLALESİ - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Apr 2008
    Mesajlar
    9.191
    Blog Yazıları
    36
    Tecrübe Puanı
    107374957

    Tanımlı Ce: İmam-ı Azam Ebu Hanife(hz.)'nin Hayatı

    Yahya b. Şeyban rivayet ediyor, Ebû Hanîfe şöyle demiştir :

    «Ben, kelâmda, münazarada kuvvetli olan bir kimseydim. Bir müddet bununla uğraştım. Münakaşalar yapıyor, kelâmı müdafaa ediyordum. Bu münazara ve mübahase erbabının çoğu Basra´da bulunuyordu. Yirmi defadan fazla Basra´ya gidip geldim. Orada bir sene kadar daha az veya daha çok kaldığım olurdu. Haricîlerden Ibaza, Sufriyye vesair fırkalarla münakaşa yaptım. Kelâm ilmini ilimlerin en efdalı sayıyordum. Kelâm dînin aslıdır, derdim.

    Ömrümün birazı böyle geçtikten sonra, kendi kendime düşündüm. Dedim ki: Hz. Peygamber´in Ashabı olsun. Tabiîn olsun, bizim erebileceğimiz şeylerin hiçbiri onlardan kaçmış değildi. Onlar bu hususta daha kuvvetli idiler. Bunları daha iyi bilirler, her şeyin hakîkatına vakıftılar. Bununla beraber keîâm mes´elesine dalmadılar, münakaşa ve mücadefc yapmadılar. Kendilerini tuttular, hattâ bunlara dalmaktan nehyettiler. Onlar şeriat mes´delerine, fıkıh bablanna sarıldılar. Onların sözleri hep fıkıh hakkında idi, oturup bunları konuşmuşlar, halka bunları öğretmişler, bunları öğrenmeğe Müslümanları davet etmişler. Fetva veriyorlar, fetva alıyorlar. İlk Müslümanların devri. Sahabe zamanı böyle imiş. Arkalarından Tabiîn aynı izden gittiler. îşte onların ´bu vasfolunan ahvali böylece canlanınca münazaralara, münakaşalara son vererek kelâm ilmini bıraktım. O kadarla iktifa ettim. Selefin[10] bu*lunduğu hallere döndüm. Onların izine koyuldum. Onların yaptıklarını yapmağa başladım. Bu mevzuları iyi bilenlerle beraber bulundum. Zira baktım ki, kelâmla uğraşanların simaları eskilerin siması. gibi değil. Onların yolu sâlihlerin yoluna benzemiyor. Kalb-leri katı, yürekleri taş gibi. Kitaba, Sünnete, sâlihîne karşı gelmeğe hiç aldırış etmiyorlar. Ne takvaları var, ne´de korkuları!»

    3- Talebesi İmam Züfer b. Hüzeyl anlatıyor: «Ebû Hanîfe derdi ki, baştan kelâmla meşgul olurdum. Bunda parmakla gösterilir bir dereceye ulaşmıştım. Mescit´te H^mmâd b. Ebî Süleyman´ın ders halkasına yakın bir yerde oturuyordum. Günün birin*de bir kadın gelerek bana: «Bir adamın câriye bir karısı var, onu Sünnet üzere boşamak istiyor, kaç talâk vermeli? diye sordu. Ben de bunu Hammâd´a sormasını ve dönüşte bana da haber vermesini söyledim. Hammâd´a sormuş, o da şu cevabı vermiş:

    «Hayızdan temiz olduğu sıra onu bir defa boşar, bekler, iki defa hayız görüp de yıkandıktan sonra kocaya varması helâl olur.» Bundan sonra bana kelâm lâzım değil dedim, ayakkaplarımı alıp Hammâd´ın dersine gelip oturdum. Onu dikkatle dinliyor, söylediği mes´eleleri belliyordum. Ertesi gün müzakere yoluyla yoklama yapılınca ben bellemiş olurdum, diğer talebeler ise yanılırlardı. Bunun üzerine üstadımız Hamtnâd: Benim yanıma, ders halkasının başına Ebû Hanîfe´den başka kimse oturmıyacak, dedi»


    Bu Üç Rivayetin Arasını Buluş


    İşte üç rivayet böyledir. Bunlar bir kaç yolla naklolunmuş-tur. Rivayetlerin ibareleri, kısalık ve uzunluk bakımından türlü türlü ise de maksat ve mânâ birdir. Birinci rivayetten anlıyoruz ki, Ebû Hanîfe yukarıda da işaret ettiğimiz gibi bütün ilimlerden nasibini aldıktan sonra fıkhı seçmiştir. Diğer iki rivayet ise ilm-i kelâmda son derece maharet sahibi idi, sonra fıkha döndü, diyor.

    Birinci rivayetle ikinci rivayet arasını birleştirmek kolaydır. Çünkü birinci rivayet kelâm öğrenmedi, demiyor, kelâm mes´elele^. rinde münazara ve mübahase yaptığını reddetmiyor. Belki kelâm bildiğine işaret bile ediyor. Diğer iki rivayet, kelâmda münazara ve münakaşa yaptığını, bu işden son derece zevk aldığım sarahaten söylüyor. Hattâ muhtelif fırkalarla münakaşa için Basra´ya bile gidermiş. Demek birincinin işaret ettiğini, diğer iki rivayet açıklıyor. Ve hepsinden çıkan netice sonradan fıkha merak etmiş olduğudur.


    İlmî Olgunluğu Ve Münazara Kuvveti


    Görülüyor ki, Ebû Hanîfe, asrındaki İslâm ilimlerini ve kültürünü elde etmiş münevver bir kimsedir. Âsim kıraati üzere Kur´ânı Kerîm´i ezberledi, Hadis biliyordu. Edebiyat, şiir, nahiy öğrendi. İtikat mes´elelerine dair türlü fırkalarla mücadele etti. Hattâ münakaşa yapmak için Basra´ya bile gittiği ve orada bir sene kaldığı olurdu. En sonunda fıkha sarıldı.

    Hayatının gençlik çağında, akait esasları -hakkında münazara yapmaktaki hevesi onu çok olgun laştırmış, en yüksek mertebeye ulaştırmıştı. Din esaslarım anlama tarzı kuvvetli idi. Hattâ kendini fıkha verdikten sonra bite icabettiği zaman ara sıra usrl ve akait esaslarında münakaşa yaptığı olurdu. Hâriciler Küfe nıescjdini bastıkları zaman Ebû Hanîfe mescidin içinde idi. Onun yanına girdiler, onlarla münazara yaptı.[11]

    Gulât-i Ş i adan bazılarıyla münakaşa yaptı ve onları ikna etti. Ve daha böyle nice vak´alan oldu. Bütün bunlar, o kendisini fıkha verdikten sonra oluyordu.

    Fakat kendisi ara sıra böyle usul ve. akait hakkında münakaşalar yapmakla beraber talebelerini ve yakınlarını böyle münakaşalardan men ediyordu. Rivayet olunduğuna göre oğlu Hammâd´ı kelâm mes´elesinde münakaşa yaparken gördü ve onu bundan vaz geçirdi. Ona:

    ? Seni münakaşa yaparken görüyoruz, bizi neden menediyor-sun? dediler. Cevabı şu oldu:

    ? Biz münazara yaparken, arkadaşımız kayıp düşecek, yanılacak diye korkudan başımızda kuş varmış gibi dururduk. Sizse münazara yapıyorsunuz ve arkadaşınızın düşmesini istiyorsunuz. Arakdaşmın kayıp düşmesini isteyen, arkadaşını tekfir etmek istiyor, demektir. Arkadaşını tekfir etmek isteyense, arkadaşından önce küfre düşer.»[12]

    Münazaraların Onu Olgunlaştırması


    Sözün hulâsası: Muhtelif rivayetlerin işaret ettiği ve ekseriyetin de tasrih eylediği veçhile Ebû Hanîfe, itikat mes´elelerinde münakaşa yaparken: hayata atıldı. îlm-i kelâm dediğimiz budur. Muhtelif fırkalarla mücadele yapardı. Sonra bundan vaz geçti, fıkha döndü. Bütün fikir kuvvetini fıkha verdi; yine de ara sıra mecbur kaldıkça veya hakkı meydana çıkarmak için akaide dair münakaşalar yaptığı da olmuştur.

    Ebû Hanîfe bidayette muhtelif dinî fırkaların münakaşa mevzuu yaptıkları mes´elelerle boğuştuktan sonra fıkıh okumağa döndü. Devrinin büyük üstadlarından ders aldı. Onlardan birine devam etti. Ondan okudu ve yetişti. Başka fıkıh talebeleri muhtelif üstadlardan ders alırken o bir üstada devam etti. En mümtaz hocayı seçti. Onun muhitine ısındı. En ince mes´eleleri ondan öğrendi. Küfe o zaman Irak fukahâsının yatağı idi, Basra ise muhtelif mezheb fırkaları yatağı idi. Bu çevrelerin onun üzerine büyük tesiri olmuştur. Kendisi bu hususta şöyle demektedir: Ben ilim ve fıkıh oca*ğında yetiştim. Onların erbabiyle bir arada bulundum, o fukahânın arasından bir fakîhe devam ettim.[13]



    Üstadı Hammâd´ın Dersine Devamı


    Ebû Hanîfe Hammâd b. Ebî Süleyman´ın dersine devam etti. Fıkıh hususunda ondan yetişti. Hammâd ölünceye kadar ondan ayrılmadı. Burada bahsedeceğimiz üç şeyi kurcalamak isteriz:

    1- Fıkha döndüğü veya Hammâd´a devama başladığı zaman Ebû Hanîfe acaba kaç yaşında idi?

    2- Müstakil ders vermeğe başladığı zaman yaşı kaçtı?

    3- Hammâd´a devamı fasılasız mı idi? Yâni başkalariyle ilmî münasebeti hiç mi yoktu? Yalnız Hammâd´a devam edip başka-, smdan hiç fıkıh okumadı mı?

    Bu suallerin cevabına başlıyahm : Fıkıh okumağa veya Ham-mâd´dan ders almağa başladığı zaman kaç yaşında olduğunu doğrudan bilmiyoruz. Fakat müstakil ders kürsüsüne çıktığı zamanki yaşından bunu bulabiliriz. Çünkü bu bellidir. Hemen bütün rivayetlerin ittifak ettiği bir nokta vardır ki, o da Ebû Hanîfe´nin Ham-mâd´ın dersine vefatına kadar devam etmiş olduğudur. Ancak üstadı Hammâd´m Ölümünden sonra müstakil ders halkası kurmuştur. Hammâd 120 Hicrî senesinde öldü. Hanîfe o zaman kırk yaşında idi. "Demek Ebû Hanîfe 40 yaşında ders okutmağa başlamıştır. Aklı tam kemâle erip olgunlaştıktan sonra üstadının yerine geçmiştir. Bundan önce de ders vermeği düşünmüştü. Fakat sonra vaz geçti. İmâm Züfer´den rivayet olunuyor: Ebû Hanîfe üstadı Hammâd´a olan bağlılığı hakkında şunu.anlatmış :

    «On sene onun dersinde bulundum. Sonra içimde bir ders halkasında baş olma arzusu uyandı. Onun dersinden ayrılıp kendim ders vermek istedim. Bir gün evden çıttım. Niyetim bunu yapmak. Mescide girdim. Üstadı görünce gönlüm ondan ayrılmağa razı olmadı. Gelip yanına oturdum. O gece üstadın Basra´da bulunan akrabasından birinin Ölüm haberi geldi. Mal bırakmıştı. Ondan başka da mirasçısı yoktu. Bana kendi makamına geçip ders vermemi emretti ve Basra´ya gitti. O gittikten sonra ondan hiç duymadığım mes´eleler gelmeğe başlad- Ben onları cevaplandırıyor ve cevapları da yazıyordum. Sonra üstad dönüp gelince bu mes´eleleri ona arzet-tim. Altmış mes´ele dolayında idi. Kırkında bana muvafakat etti, onları uygun buldu, yirmisinde muhalif kaldı. Ben de Ölünceye kadar ondan ayrılmamağa ahdettim ve ölünceye kadar ondan ayrılmadım.[14]

    Hammâd´ın dersinde on sekiz sene bulunduğu tarihçe sabittir. Kendisi şöyle diyor: «Bir defa Basra´ya geldim. Her ne sorulursa behemahal cevabını veririm, sanıyordum. Bana öyle şeyler sordular ki, cevabını bulamadım. O zaman üstadım Hammâd´dan ölünceye kadar ayrılmamağa andiçtim. Ve onsekiz sene onun talebesi oldum.»[15]

    Ebû Hanîfe onsekiz sene Hammâd´m dersine devam etmiş ve üstadı öldüğü zaman kırk yaşma basmış olunca, ona talebe olduğu zaman yirmi iki yaşında bulunduğu meydana çıkar. Kırk yaşma kadar onsekiz sene talebelik yapmış olur ve ondan sonra da müstakil ders halkası kurmuştur.

    Bu devamın nasıl olduğuna gelince, Ebû Hanîfe´nin hayatını inceleyen kimse,, bunun fasılasız olduğunu yâni tamamiyle ona bağlanıp başkalarından hiç ders almadığını söyleyemez. Beytul-lah´ı ziyaret etmek, Hac yapmak maksadiyle sık sık Hicaz´a giderdi. Mekke ve Medine´de ulema ile buluşup görüşürdü. Bunların çoğu tâbiîndendir. Onlarla görüşmesi ilmî olurdu. Onlardan Hadis rivayeti" dinler, onlarla fıkıh müzakere yapar, kendi usulüne göre onlara ders verirdi. Ona ait haberlerde ve önün tarihinde bir £ok üstadları olduğu zikrolunmaktadır. Kendilerinden Hadis rivayet ettiği ve ders aldığı kimselerin arasında muhtelif fırkalardan adamlar var. Zeyd b. Ali Zeyd´el-Âbîdin´den, Ca´fer Sâdık gibi Şia imamlarından ders almıştır. Muhammed Nefs´üz-Zekiyye´nin babası Abdullah b. Hasan´dan da ders almıştır. Ricata kail olan bâzı Keysa-niye ulemasından da ders okumuştur. Üstadlarmdan bahsederken inşallah bunları anlatacağız.

    Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, o üstadı Hammâd´a devamla beraber diğer fukahâ ve muhaddisleri de görmüştür. Nerede bulunursa bulunsun tabiîni arar bulurdu. Bilhassa fıkıh içtihatta seçkin olan Sahabeyle buluşmuş olan tabiîni mutlaka arar bulurdu. Kendisi diyor ki: «Hz. Ömer´in fıkhını, Hz. Ali´nin fıkhını, Abdullah b. Mes´ud´un fıkhını ve îbn-i Abbas´in fıkhını onların ashabından aldım.» Eğer ders alması yalnız Hammâd´a münhasırdır dersek, bunları diğerlerinden almış olmasına yol bulamayız.



    Ebü Hanîfe´nîn Hayatı Hakkında Bilmemiz Gerekenler



    Ebû Hanîfe kırk yaşına geldiği zaman, tam olgunluk çağında Küfe mescidinde üstadı Hammâd´m ders kürsüsüne oturdu. Kendisine sorulan mes´eleleri çözmek arz olunan hâdiseleri bir hükme bağlayabilmek için bunları talebeleriyle müzakere yoluyla, karşı*lıklı konuşmalarla okutmağa başladı. Benzeri., hâdiseleri birbirine kıyas yapıyor, müşterek illeti olanları ayni hükme bağlıyor, fıtrî zekâsı, kuvvetli aklı ve sağlam mantıki sayesinde bunları ko!ayca yapıyordu. Böylece Hanefiyye mezhebini doğuran parlak fıkıh yolunu açtı.

    Burada bu ilmî yapının nasıl teşekkül ettiğini ve doğurduğu neticeleri etrafiyle anlatmağa kalkışacak değiliz. Bunun ileride şerh ve beyân yeri gelecektir.

    Biz burada onun hayatının mecrasından, onunla ilgili olan şeylerden söz açıyoruz. Biz burada onun şahsını inceliyoruz. Orada ise millî varlığının teşekkülünü araştıracağız. Sonra bu iki emirden doğan neticeler nedir? Yâni ilmî kudretiyle diktiği ilim fidanları ve ne vakit meyve verdiği ve bir çok ülkelerde fıkıh ve hüküm verme kapılarını nasıl açtığı mes´elesini bahis konusu yapacağız.

    Onun hayatiyle ilgili şeyleri beyan için burada îki noktayı açıklayacağız :

    1- Yaşayışı, geçinmesi, kazancı nasıldı?

    2- Umumî hayat yâni yaşadığı devirde olup biten olaylar karşısında vaziyeti ne idi ve bunun hayatının akışında ne gibi tesiri oldu?

+ Konu Cevapla

Benzer Konular

  1. İmam-ı Azam’dan nasihatler
    By sitem in forum Off Topic
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 03-14-2011, 00:01
  2. İmam-ı A’zâm Ebu Hanife , İmam-ı A’zâm Ebu Hanife Hakkında
    By Boramir!! in forum Allah Dostları, Evliyalar ve Alimler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-13-2008, 12:14
  3. Gavsul Azam İmam-ı Rabbani(K.S)
    By Reflex. in forum Allah Dostları, Evliyalar ve Alimler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-16-2008, 23:02
  4. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04-15-2007, 18:06

Etiketler

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375