+ Konu Cevapla
1 / 4 Sayfa 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
1 den 5´e kadar. Toplam 17 Sayfa bulundu

Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar

 Edebi Yazilar Katagorisinde ve  Edebiyat Forumunda Bulunan  Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar Çağının Türk dili,Türk kültürü,sosyal hayatı ve toplumun özellikleri bakımlarından eşsiz bir eseri olan Divanü ...

  1. #1
    -Sєνgi Eмєк İѕтєя -- XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını XxCANISIxX Baktabul'un Çılgını
    Üyelik Tarihi
    Jul 2007
    Bulunduğu Yer
    ::...::KaLbİmİn DeRiNLiKLeRi::..::
    Mesajlar
    13.538
    Blog Yazıları
    62
    Tecrübe Puanı
    107375258

    :okur: Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar





    Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar
    Çağının Türk dili,Türk kültürü,sosyal hayatı ve toplumun özellikleri bakımlarından eşsiz bir eseri olan Divanü Lügati't-Türk: Büyük ve çok yararlı bir sözlük niteliğindedir. Divanü Lügati't-Türk en güçlü ihtimal ile yazılışı,1072 tarihinde tamamlanmış bir sözlüktür. Divanın nerede kaleme ele alındığı,Kaşgarlı'nın onu yazarken hangi şehrede oturmakta olduğu hususunda da kesinlik yoktur. Yalnız Kaşgar Türkçesinin hakim olduğu bir alanda vücude getirilmiş olduğu ileri sürülür. Divanü Lügati't-Türk,Türk dilini özellikle Araplara öğretmek amacını gütmektedir. Eserin Arapça olarak telif edilmiş bulunması da bunun bir delilidir. Eserdeki Türkçe kelime sayısı 7500'den daha fazla olarak tespit edilmiştir. Eserde Türkçeleşmiş gözüken bazı yabancı asıllı sözlerinde bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
    Mahmut,Türkçe kelimelerin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanıldığını göstermek amacıyla bir çok Türkçe cümle ve ibareyi eserine geçirmiştir. Divanü Lügati't-Türk önce Kilisli Rıfat tarafından Türkçe'ye çevrilmişse de,bu tercüme basılmamıştır. Kitabın tercümesini başkaları da denemiştir. Sonunda Besim Atalay ve Türk Dil Kurumu uzmanlarınca üç cilt halinde Türkçe'ye çevrilmiş ve T.D.K. tarafından yayınlanmıştır.
    Divanü Lügati't-Türk yayınladığı tarihten başlayarak Türkologlarca büyük ilgi ile karşılanmış ve bu konuda bir hayli araştırma ve inceleme yayınlanmıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki: Kaşgarlı Mahmut'un Türk dili,Türk kültürü,Türk dünyası bakımlarından eşsiz bir değere sahip bulunan ve tükenmez bir inceleme kaynağı niteliğini korumakta olan Divanü Lügati't-Türk eseri üzerinde daha bir çok araştırma yapılabilir.
    KAŞGARLI MAHMUT
    XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074'te tamamlayarak Bağdat'ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah'a sunmuştu. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi'nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi'nin çevirisi üç, Besim Atalay'ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı.
    İbn-i Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi kendi döneminin Türk hayat ve cemiyetleri üzerine eğilen ünlü alimleriyle birlikte Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek gördü.Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etti. Bu iki Türk alimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulundular.Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları canlı olarak tespit etti.
    Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği eserinde, Türkçe’nin zenginliğini ve Arapça ile Farsça yanındaki değerini ispata çalışan Mahmut, ayrıca Türkçeyi Araplara öğretmek gayesiyle Kitâbu Cevâhirü’n-Nahvi Lûgati’t-Türk adlı gramer kitabını yazdı.
    Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönerek, tahminen 1090’da burada vefat etti. Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulundu. Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını birer birer dolaşan ve Türk dili ve kültürüne ait topladığı malzemeyi titizlikle inceleyerek eserlerine alan Kaşgarlı Mahmut; Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgız boylarının ağız ve lehçelerini karşılaştırmalı olarak işledi. Ona göre; Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en dürüst ve kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar Türkçesidir.
    Dîvânü Lûgati't-Türk, bir önsözle sözlük kısmından meydana gelmiştir. Önsözde yazar Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini sayar ve dilbilgisi kurallarını, Arapça’dakilere kıyasla gösterip tespit eder. Ana dilinin Arapça’dan çok üstün olduğunu söyler ve örnekler verir. Bu arada, o bilgileri nasıl elde ettiğini, nasıl bütün memleketleri gezip dolaştığını da anlatır. İkinci, yani sözlük bölümü, Türkçe kelimelerin Arapça izahlarını kapsar. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür. Ya da Türkçe’den Arapça'ya sözlüktür. Arapça dilbilgisindeki şekillerine göre sıralanmış 7500'den fazla kelime hakkında açıklama yapılmıştır.
    Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarî'nin kitabından öğrenmekteyiz. Sagu denilen ağıtlar, koşuk dediği koşmalar, sav dediği atasözleri ve nazım şekillerinden başka verdiği dersten örneklerine bakarak meselâ Alp Ertunga adındaki destanlaşmış kahramanın varlığını da yine Dîvânü Lûgati't-Türk'ten öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut'un Dîvânü Lûgati't-Türk'ü hem dil, hem edebiyat, hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.
    Ancak bu kaynak eser 1910 yılına kadar bilinmiyordu. Gerçi Kâtip Çelebi'nin Keşfüzzünûn adlı bibliyografyasında Kaşgarlı Mahmut'tan da söz edilmiştir. Ama bu bilgi çok sınırlıdır. Vanizade Nazif Paşa'nın yakınlarından bir hanım, 1910 yılında İstanbul'daki Sahaflar Çarşısı'nda dolaşırken bu dev eseri tozlu raflarda bulmuş, satın almak istemiştir. Elindeki ganimetin kadrini ancak o zaman anlayan kitapçı, kitabın fiyatını 25 altına kadar yükseltmiş, hanım da kitabı alamamıştır. Ancak işi Maarif Nezareti'ne duyurmuştur. “Ne olduğu belirsiz bir kitaba avuç dolusu altın verilemeyeceği” gerekçesiyle Maarif Nezareti, eseri satın almayı reddetmiştir.
    Haber, kitap delisi merhum Ali Emiri Efendi'ye intikal etmiştir. Kitaplarını millete hediye ederek Fatih Millet Kütüphanesi'ni kurmuş ve ilk müdürlüğünü yapmış olan Ali Emirî Efendi, kitapçıyı getirtmiş, eseri inceledikten sonra adamı kütüphaneye kilitleyerek para tedarikine çıkmıştır. İşte böyle borç harç satın alınan Dîvânü Lûgati't-Türk, uzun zaman Ali Emiri Efendi'nin kıskanç titizliğiyle kütüphanede saklanmıştır. Ali Emirî Efendi, eserin basımına ancak Sadrazam Talat Paşa'nın ricası üzerine razı olmuştu. Eldeki yazma, Kaşgarlı Mahmut'un el yazısı olmamakla beraber ondan 192 yıl sonra Şam’lı Mehmet adında usta bir hattat tarafından yazılmış yer yüzündeki tek nüshadır. Kaşgarlı, eserini Araplara kabul ettirmek için iki yerde; Peygamberin iki hadisini zikreder ki, şunlardır:
    “Yüce Tanrı: Benim bir ordum vardır ki onlara Türk adını verdim. Onları doğuda birleştirdim. Bir millete kızarsam cezalandırmak görevini onlara veririm...” buyurmuştur.
    “Yüce Tanrı: Türkçe öğreniniz, çünkü Türkçe’nin uzun bir saltanatı vardır...” diye buyurur.
    Divanü Lugati't-Türk dünyanın her yanında, Türkoloji ilmiyle uğraşan pek çok bilgin için paha biçilmez bir kaynak olmuştur. Üzerinde şimdiye kadar yerli, yabancı, uzmanlar çok çeşitli incelemeler yapmışlardır.
    DîVÂNÜ LÛGATİ’T-TÜRK
    Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin tam adı: Kitabu Dîvânü Lûgati’t-Türk’tür. Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmıştır. Kitap için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; Ansiklopedik Sözlük denilmesi uygun olur. Orijinalinin nerede olduğu bilinmiyor. Bu gün elimizde bulunan Şamlı Mehmed bin Ebu Bekir’in, 1266 yılında kopya ettiği bir nüshası vardır. Bu nüsha, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphânesi’ndedir. Türk Dil Kurumu tarafından 1941’de, Kültür Bakanlığı tarafından 1990’da tıpkı basımı yapılmıştır.
    Eser ilk defa Kilisli Rıfat Bilge denetiminde 1915 – 1917 yılları arasında tercüme edildi. Üç cilt olarak basılması düşünüldü ise de, düşünce gerçekleşmedi. Besim Atalay’ın tercüme ettiği kitap, 4 cilt halinde 1939 – 1943 yılları arasında birinci, 1985 – 1986 yılları arasında ikinci defa basıldı. Arapça olarak da yayınlandı.

    Dîvânü Lugati’t-Türk; bir sözlük olmakla birlikte, Türk milletinin yüceliğini de anlatan bir âbide eserdir. Sekiz bölümden oluşur. Bölümler ve sıralamalar Arap alfabesindeki harflere göredir. Kitapta yaklaşık 8.000 kelime vardır. Kelimelerin anlamlarının iyi anlaşılması için deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden, hattâ bâzı Âyet ve Hadis-i Şerif’lerden örnekler verilmiştir. Bu yönüyle eser, bir kültür hâzinesi değerine kavuşturulmuştur. Eserde yer alan harita ise, Türk Dünyası ile ilgili olarak yayınlanan ilk haritadır. Haritada; dağlar kırmızı, denizler yeşil, ırmaklar mâvi, kumluk alanlar sarı renkle gösterilmiştir. Türkler’in oturdukları bölgeler ve komşularının isimleri özenle belirtilmiştir.


    Eser, güneşle birlikte, kültürün de doğudan dünyayı sardığının önemli bir göstergesidir. Dîvânü Lugati’t-Türk, Türk milletinin yalnız savaş meydanlarında değil, kültürel alanlarda da önder, öncü ve örnek olduğunu gösteren bir âbidedir.
    ALINTI
    Konu HaYaLGöZlÜm tarafından (03-04-2010 Saat 18:09 ) de değistirilmistir. Sebep: linkler kaldırıldı

  2. #2
    Isınan Üye whisperchild Buraların yabancısı
    Üyelik Tarihi
    Mar 2010
    Mesajlar
    17
    Tecrübe Puanı
    111

    Tanımlı Ce: Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar

    Çağının Türk dili,Türk kültürü,sosyal hayatı ve toplumun özellikleri bakımlarından eşsiz bir eseri olan Divanü Lügati't-Türk: Büyük ve çok yararlı bir sözlük niteliğindedir. Divanü Lügati't-Türk en güçlü ihtimal ile yazılışı,1072 tarihinde tamamlanmış bir sözlüktür. Divanın nerede kaleme ele alındığı,Kaşgarlı'nın onu yazarken hangi şehrede oturmakta olduğu hususunda da kesinlik yoktur. Yalnız Kaşgar Türkçesinin hakim olduğu bir alanda vücude getirilmiş olduğu ileri sürülür. Divanü Lügati't-Türk,Türk dilini özellikle Araplara öğretmek amacını gütmektedir. Eserin Arapça olarak telif edilmiş bulunması da bunun bir delilidir. Eserdeki Türkçe kelime sayısı 7500'den daha fazla olarak tespit edilmiştir. Eserde Türkçeleşmiş gözüken bazı yabancı asıllı sözlerinde bulunduğunu gözden uzak tutmamak gerekir.
    Mahmut,Türkçe kelimelerin ne anlama geldiğini ve nasıl kullanıldığını göstermek amacıyla bir çok Türkçe cümle ve ibareyi eserine geçirmiştir. Divanü Lügati't-Türk önce Kilisli Rıfat tarafından Türkçe'ye çevrilmişse de,bu tercüme basılmamıştır. Kitabın tercümesini başkaları da denemiştir. Sonunda Besim Atalay ve Türk Dil Kurumu uzmanlarınca üç cilt halinde Türkçe'ye çevrilmiş ve T.D.K. tarafından yayınlanmıştır.
    Divanü Lügati't-Türk yayınladığı tarihten başlayarak Türkologlarca büyük ilgi ile karşılanmış ve bu konuda bir hayli araştırma ve inceleme yayınlanmıştır. Sonuç olarak diyebiliriz ki: Kaşgarlı Mahmut'un Türk dili,Türk kültürü,Türk dünyası bakımlarından eşsiz bir değere sahip bulunan ve tükenmez bir inceleme kaynağı niteliğini korumakta olan Divanü Lügati't-Türk eseri üzerinde daha bir çok araştırma yapılabilir.
    KAŞGARLI MAHMUT
    XI. yüzyılda yaşayan Türk dil bilginidir. Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eseriyle ünlüdür. Karahanlılar soyundandır. 1072 yılında yazmaya başladığı eserini 1074'te tamamlayarak Bağdat'ta Abbasî halifesi El-Muktedî Billah'a sunmuştu. Eserin el yazması tek kopyası Fatih Millet Kütüphanesi'nde 1910 yılında bulundu. 1915-1917 yıllarında öğretmen Kilisli Rifat Efendi'nin çevirisi üç, Besim Atalay'ın çevirisi ise beş cilt olarak basıldı.Karahanlılar döneminde yetişen ve ilk Türk dil bilgini olan Kaşgarlı Mahmut’un doğum tarihi, kesin olmamakla birlikte 1025 olarak biliniyor. Babası Barsaganlı bir bey idi. 1071-1077 arasında Bağdat’ta bulunan Mahmut, Türk kültürünün Araplara tanıtılmasında büyük rol oynadı.
    İbn-i Fadlan, Gerdizi, Tahir Mervezî, Muhammed Avfî ve Beyhakî gibi kendi döneminin Türk hayat ve cemiyetleri üzerine eğilen ünlü alimleriyle birlikte Türk illerini adım adım dolaşan Kaşgarlı Mahmut, çalışmalarında Türkçe’yi resmi dil olarak kabul eden Karahanlı Devleti’nden de büyük destek gördü.Türkçe’nin serpilip gelişmeye başladığı o dönemde, Mahmut’la birlikte Balasagunlu Yusuf Has Hacib de Türk diline büyük hizmet etti. Bu iki Türk alimi, ortaya koydukları eserlerle, Türk dil birliğinin sağlanmasına önemli katkılarda bulundular.Aynı zamanda filolog, etnograf ve ilk Türk haritacısı olan Kaşgarlı Mahmut, Dîvânü Lûgati't-Türk adlı eserinde; yaşadığı devirdeki Türk illerinin ve boylarının kullandığı ağızları canlı olarak tespit etti.
    Oğuz Türklerinin 24 boyu ile ilgili şemayı da verdiği eserinde, Türkçe’nin zenginliğini ve Arapça ile Farsça yanındaki değerini ispata çalışan Mahmut, ayrıca Türkçeyi Araplara öğretmek gayesiyle Kitâbu Cevâhirü’n-Nahvi Lûgati’t-Türk adlı gramer kitabını yazdı.
    Divân’ında Türk dilinin grameri yanında, Türk yer adları, Türk damgaları ve Türk topluluklarını da etraflı şekilde anlatan Kaşgarlı Mahmut, ömrünün sonlarına doğru tekrar memleketi Kaşgar’a dönerek, tahminen 1090’da burada vefat etti. Doğu Türkistan’da bulunan Kaşgar şehrine 35 kilometre uzaklıktaki Azak köyünde olan kabri, 1983 yılı Temmuz ayında bulundu. Türk illerini, obalarını ve bozkırlarını birer birer dolaşan ve Türk dili ve kültürüne ait topladığı malzemeyi titizlikle inceleyerek eserlerine alan Kaşgarlı Mahmut; Türk, Türkmen, Oğuz, Çiğil, Yağma ve Kırgız boylarının ağız ve lehçelerini karşılaştırmalı olarak işledi. Ona göre; Türk lehçelerinin en kolayı Oğuz lehçesi, en dürüst ve kullanışlısı Yağma ve Tuhsi şivesi, en edebisi ise Kaşgar Türkçesidir.
    Dîvânü Lûgati't-Türk, bir önsözle sözlük kısmından meydana gelmiştir. Önsözde yazar Türk dilinin tarifini, lehçelerinin özelliklerini sayar ve dilbilgisi kurallarını, Arapça’dakilere kıyasla gösterip tespit eder. Ana dilinin Arapça’dan çok üstün olduğunu söyler ve örnekler verir. Bu arada, o bilgileri nasıl elde ettiğini, nasıl bütün memleketleri gezip dolaştığını da anlatır. İkinci, yani sözlük bölümü, Türkçe kelimelerin Arapça izahlarını kapsar. Bu nedenle, eser, Arapça yazılmış bir Türkçe sözlüktür. Ya da Türkçe’den Arapça'ya sözlüktür. Arapça dilbilgisindeki şekillerine göre sıralanmış 7500'den fazla kelime hakkında açıklama yapılmıştır.
    Büyük bilgin bu açıklamaları yaparken kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını göstermiştir. Bu esere ve onu izleyen başka eserlere kadar yazılı edebiyat örneklerimiz bilinmediği için, daha önceki yüzyıllara ait sözlü edebiyat örneklerini Kaşgarî'nin kitabından öğrenmekteyiz. Sagu denilen ağıtlar, koşuk dediği koşmalar, sav dediği atasözleri ve nazım şekillerinden başka verdiği dersten örneklerine bakarak meselâ Alp Ertunga adındaki destanlaşmış kahramanın varlığını da yine Dîvânü Lûgati't-Türk'ten öğrenmiş bulunuyoruz. Bu sebeplerden dolayı Kaşgarlı Mahmut'un Dîvânü Lûgati't-Türk'ü hem dil, hem edebiyat, hem toplum ve sosyoloji tarihimiz bakımından çok önemli belgeleri toplayan bir kaynaktır.
    Ancak bu kaynak eser 1910 yılına kadar bilinmiyordu. Gerçi Kâtip Çelebi'nin Keşfüzzünûn adlı bibliyografyasında Kaşgarlı Mahmut'tan da söz edilmiştir. Ama bu bilgi çok sınırlıdır. Vanizade Nazif Paşa'nın yakınlarından bir hanım, 1910 yılında İstanbul'daki Sahaflar Çarşısı'nda dolaşırken bu dev eseri tozlu raflarda bulmuş, satın almak istemiştir. Elindeki ganimetin kadrini ancak o zaman anlayan kitapçı, kitabın fiyatını 25 altına kadar yükseltmiş, hanım da kitabı alamamıştır. Ancak işi Maarif Nezareti'ne duyurmuştur. “Ne olduğu belirsiz bir kitaba avuç dolusu altın verilemeyeceği” gerekçesiyle Maarif Nezareti, eseri satın almayı reddetmiştir.
    Haber, kitap delisi merhum Ali Emiri Efendi'ye intikal etmiştir. Kitaplarını millete hediye ederek Fatih Millet Kütüphanesi'ni kurmuş ve ilk müdürlüğünü yapmış olan Ali Emirî Efendi, kitapçıyı getirtmiş, eseri inceledikten sonra adamı kütüphaneye kilitleyerek para tedarikine çıkmıştır. İşte böyle borç harç satın alınan Dîvânü Lûgati't-Türk, uzun zaman Ali Emiri Efendi'nin kıskanç titizliğiyle kütüphanede saklanmıştır. Ali Emirî Efendi, eserin basımına ancak Sadrazam Talat Paşa'nın ricası üzerine razı olmuştu. Eldeki yazma, Kaşgarlı Mahmut'un el yazısı olmamakla beraber ondan 192 yıl sonra Şam’lı Mehmet adında usta bir hattat tarafından yazılmış yer yüzündeki tek nüshadır. Kaşgarlı, eserini Araplara kabul ettirmek için iki yerde; Peygamberin iki hadisini zikreder ki, şunlardır:
    “Yüce Tanrı: Benim bir ordum vardır ki onlara Türk adını verdim. Onları doğuda birleştirdim. Bir millete kızarsam cezalandırmak görevini onlara veririm...” buyurmuştur.
    kaynak: Baktabul Msn messenger ifadeleri, Avatar, gif, smiley, Resimli Siirler, izle, indir, Komik Resimler, programlar, Resimleri, Haberler http://www.baktabulum.com/showthread.php?t=73281
    “Yüce Tanrı: Türkçe öğreniniz, çünkü Türkçe’nin uzun bir saltanatı vardır...” diye buyurur.
    Divanü Lugati't-Türk dünyanın her yanında, Türkoloji ilmiyle uğraşan pek çok bilgin için paha biçilmez bir kaynak olmuştur. Üzerinde şimdiye kadar yerli, yabancı, uzmanlar çok çeşitli incelemeler yapmışlardır.
    DîVÂNÜ LÛGATİ’T-TÜRK
    Kaşgarlı Mahmud’un ünlü eserinin tam adı: Kitabu Dîvânü Lûgati’t-Türk’tür. Araplara Türkçeyi öğretmek ve Türkçenin Arapça kadar zengin bir dil olduğunu göstermek amacıyla yazılmıştır. Kitap için çok kısa bir tanım yapmak gerekirse; Ansiklopedik Sözlük denilmesi uygun olur. Orijinalinin nerede olduğu bilinmiyor. Bu gün elimizde bulunan Şamlı Mehmed bin Ebu Bekir’in, 1266 yılında kopya ettiği bir nüshası vardır. Bu nüsha, İstanbul Fatih’teki Millet Kütüphânesi’ndedir. Türk Dil Kurumu tarafından 1941’de, Kültür Bakanlığı tarafından 1990’da tıpkı basımı yapılmıştır.
    Eser ilk defa Kilisli Rıfat Bilge denetiminde 1915 – 1917 yılları arasında tercüme edildi. Üç cilt olarak basılması düşünüldü ise de, düşünce gerçekleşmedi. Besim Atalay’ın tercüme ettiği kitap, 4 cilt halinde 1939 – 1943 yılları arasında birinci, 1985 – 1986 yılları arasında ikinci defa basıldı. Arapça olarak da yayınlandı.

    Dîvânü Lugati’t-Türk; bir sözlük olmakla birlikte, Türk milletinin yüceliğini de anlatan bir âbide eserdir. Sekiz bölümden oluşur. Bölümler ve sıralamalar Arap alfabesindeki harflere göredir. Kitapta yaklaşık 8.000 kelime vardır. Kelimelerin anlamlarının iyi anlaşılması için deyimlerden, atasözlerinden ve şiirlerden, hattâ bâzı Âyet ve Hadis-i Şerif’lerden örnekler verilmiştir. Bu yönüyle eser, bir kültür hâzinesi değerine kavuşturulmuştur. Eserde yer alan harita ise, Türk Dünyası ile ilgili olarak yayınlanan ilk haritadır. Haritada; dağlar kırmızı, denizler yeşil, ırmaklar mâvi, kumluk alanlar sarı renkle gösterilmiştir. Türkler’in oturdukları bölgeler ve komşularının isimleri özenle belirtilmiştir.


    Eser, güneşle birlikte, kültürün de doğudan dünyayı sardığının önemli bir göstergesidir. Dîvânü Lugati’t-Türk, Türk milletinin yalnız savaş meydanlarında değil, kültürel alanlarda da önder, öncü ve örnek olduğunu gösteren bir âbidedir.

  3. #3
    Isınan Üye whisperchild Buraların yabancısı
    Üyelik Tarihi
    Mar 2010
    Mesajlar
    17
    Tecrübe Puanı
    111

    Tanımlı Ce: Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar

    Türklerin tarih boyunca yayılıp devletler kurdukları ülkelerden biri de Afganistan'dır. Türkler bu bölgede MÖ II. yüzyıldan itibaren çeşitli devletler kurmuşlardır. Bu Türk devletlerinden biri olan Gazneliler, isimlerini başkentleri Gazne şehrinden almışlardı. Ancak bu devlet, tarihî kaynaklarda,(Yeminîler ve Sebükteginîler olarak da geçmektedir.
    Gazne Devleti'nin kurucusu olan Alp Tigin, tahminen Samanoğulları Devleti'nde yetişmiş bir Türk komutandı. Cesareti ve zekâsı sayesinde Samanoğulları Devleti'nin en önemli mevkilerine kadar yükseldi. O kadar ki; istediğini hükümdar, istediğini vezir seçtirebilecek bir siyasî güce ulaştı.

    Onun bu gücünden çekinen Samanoğulları Hükümdarı I. Abdülmelik, onu ülkeden uzaklaştırmak amacıyla Horasan valiliğine atadı. Abdülmelik'ten sonra Samanoğulları tahtına çıkan Mansur bin Nuh, Alp Tigin'i Horasan valiliğinden azletti. Bunun üzerine Belh şehrine çekilen Alp Tigin, burada da tutunamayacağım bildiği için dört bin kadar asker ile Afganistan'a gitti. Gurluları yenerek Gazne'yi aldı (963).
    Alp Tigin'in temelini attığı bu devlet adını başkent olan Gazne şehrinden aldı.
    Alp Tigin, Samanoğullarına bağlı olarak ülkesini yönetti. Ölünce yerine geçen oğlu başarılı olamadı.
    Bundan sonra Gazne çevresine Alptekin’e bağlı komutanlar ve askerler hakim oldular.
    Daha sonra ülke yönetimi Türk komutanlarından Sebük Tigin'e geçti (977-997). O da Samanoğullarına bağlılığını sürdürdü.
    1- Fetih hareketlerine girişen Sebük Tigin ülkenin sınırlarını Doğu Afganistan’a kadar genişletti
    2- Özellikle güneye yaptığı seferlerle Toharistan, Zabulistan, Gür ve Belucistan'ı alarak oğlu Mahmut'a Hindistan kapılarını açtı.
    3- Bu sırada güç durumda bulunan Samanoğulları, Sebük Tigin'den yardım istedi. Karahanlılarla mücadelede zor duruma düşen Samanoğullan, Sebük Tigin'in yardımları sayesinde bir müddet daha varlıklarını sürdürebildiler. Sebük Tigin 997 yılında öldü.
    Yönetim saltanat şekline dönüştü.
    İlk kez padişah unvanının kullandı.

    SULTAN MAHMUT (998 – 1030) VE GAZNE DEVLETİ’NİN YÜKSELİŞ DÖNEMİ
    Sebük Tigin ölmeden önce veliaht olarak küçük oğlu İsmail’i seçti. Fakat büyük oğlu Mahmut, İsmail’in hükümdarlığına razı olmadı. Devleti yönetme hakkının kendisine ait olduğunu öne sürerek mücadeleye girişti. Ordu da Mahmut'un tahta geçmesini istiyordu. Kuvvetleri ile Gazne üzerine yürüyen Mahmut, kardeşi İsmail’i yenerek şehri ele geçirdi ve hükümdarlığım ilân etti (998).
    4- 999’da Samanoğulları Devleti üzerine bir sefer düzenleyerek Horasan’ı ele geçirdi.
    Karahanlılar ile anlaşarak Samanoğullarının Maveraünnehir topraklarına Karahanlılar yerleşti.
    Bu sefer sonunda Abbasi halifesi Kadir Billah Mahmet’un Sultanlığını tasdik etti. Ayrıca hil’at, bayrak ve tac gibi hakimiyet alametleri gönderdi.
    5- Gazne’nin batısındaki Sistan’a sefer düzenledi.Sistan ,Mahmut’un hakimiyetini tanımak zorunda kaldı.
    6- Karahanlılar üzerinde baskı uygulayan Sultan Mahmut, onları antlaşma yapmak zorunda bıraktı. Bu antlaşma ile Ceyhun sınır olmak üzere, yıkılan Samanoğulları Devleti'nin Horasan topraklan Gazneliler Devleti'ne bırakıldı.Kuzey sınırlarının güvenliğini sağlayan Mahmut, Hindistan üzerine seferler düzenledi.

    7- Hindistan seferleri
    S.Mahmut Karahanlılar ile anlaşma yapıp kuzeyini emniyete alınca yönünü Hindistan’a çevirdi. 1000 yılında başladı ve hayatının sonuna kadar Hindistan’a 17 sefer düzenledi.
    Hindistan seferlerinin başlıca nedenleri şunlardır:
    1) Hindistan'ın yer altı ve yer üstü kaynaklarının zengin, iklim özelliklerinin insana uygun bir bölge olması
    2) Hindistan'da İslâmiyet'i yaymak istemesi.
    3) İslamiyetin bütünlüğünü tehdit eden bölücü mezhep mensuplarının faaliyetlerine son vermek istemesi
    4) Hindistan’ı ele geçirerek güçlenmek ve İslam dünyasının liderliğini ele geçirmek amacında olması
    Sonuçları:
    1) Ülke sınırlarını Ganj nehri kıyılarına kadar (Hindistan’ın pencap , peşaver Multan ,Gücerat, Delhi ve Ganj nehrinin batı yakası) genişletti.
    2) Bu seferlerde elde ettiği başarılar, Sultan Mahmut'un İslâm dünyasının kahramanı olmasını sağladı.
    3) Hindistan’da İslamiyet yayıldı.
    4) Hindistan'daki zengin altın ve mücevherler Gazne'ye taşınarak ülke değerli yapılarla süslendi. Gazne Devleti devrin en zengin devleti oldu.
    5) Hindistan'dan getirilen filler ise Gazne ordusuna farklı ve üstün bir özellik kazandırdı.

    8- Horasan’daki Faaliyetleri
    Sultan Mahmut Hindistan üzerinde yoğun faaliyetlerini devam ettirirken diğer işlerini de ihmal etmedi.
    a) 1003’te Sistan merkezini aldı. Bölgedeki hanedanı ortadan kaldırarak Sistan tamamen Gazne’ye bağlandı.
    b) Karahanlılar ile mücadele :Sultan Mahmut'un kuzeyde askerî ve siyasî ilişkide bulunduğu en önemli siyasî güç, Karahanlılar olmuştur. Gazne hükümdarı, başlangıçta Karahanlılarla anlaşmış ve Ceyhun nehri arada sınır kabul edilmişti. Ancak Karahanlılarla bu dostluk uzun sürmedi. Batı Karahanlı hükümdarı İlek Nasr, 1006'da Horasan'a girdi. Arkasından Mahmut da harekete geçti. Karahanlılan Buhara yakınlarından mağlûp etti ve Horasan'dan çıkardı. Daha sonraki yıllarda Karahanlı İlek Nasr, Horasan'ı alma gayesinden vazgeçmedi. Fakat her defasında, güçlü Gazneli ordusu karşısında geri çekilmek zorunda kaldı, İlek Nasr'ın ölümünden sonra Karahanlılarla Gazneliler anlaştılar. Mücadelelerini, Müslüman olmayan ülkelere yönelik yapma konusunda karar aldılar.
    c) Oğuzlar: Selçuklular- Arslan Yagu’nun Hapsedilmesi: Sultan Mahmut'un bir hedefi de, bölgede gitgide büyüyen ve tehlike haline gelen Selçuklular ve başlarındaki Arslan Yabgu idi. Bunun için 1025 tarihinde Sultan Mahmut'la Yusuf Han, Ali Tekin - Arslan Yabgu ittifakına karşı müşterek bir hareket gerçekleştirdiler. Bu seferde, Sultan Mahmut, Arslan Yabgu'yu yakalayarak esir etti. Siyasî aldatmayacayla elde ettiği bu kıymetli esirini Keşmir'deki Kalincar kalesine hapsettirdi. Talihsiz Selçuklu lideri ölümüne kadar bu kalede hapis kaldı.
    Arslan Yabgu'nun hapis edilmesinden sonra, ona bağlı 4000 çadırlık Oğuz kitlesi, onun peşinden giderek Gazne'ye yerleşti. Önceleri bu duruma müsaade edilmişti. Fakat bir müddet sonra yerli halkla Oğuzlar arasında büyük bir anlaşmazlık çıktı. Sonuçta Gazne Devleti bu Oğuz grubunu ülkeden attı. Mahmut karşısında Ali Tekin, bölgedeki çöle çekilerek kendisini kurtarabildi. Tehlike geçince de geri dönüp topraklarına yeniden yerleşti. Bundan sonra Sultan Mahmut, Ali Tekin'in dışında diğer Karahanlı idarecileriyle iyi geçindi.
    d) Sultan Mahmut'un önemli siyasî faaliyetlerinden birisi de, Harezm (Harzem) Devleti'nin topraklarını Gazne'ye katmak oldu. 1017 tarihinden sonra Harezm, Gazne'den gönderilen valilerce yönetilmeye başlandı. Sultan Mahmut'un askerî faaliyetleri sonucu Afganistan'daki Gür ve Belucistan bölgeleri de Gazne Devleti'nin hâkimiyetine girdi. Bu bölgeler korunmaya elverişli stratejik yerler olduğu için devletin emniyeti bakımından çok önemliydi.
    9- Gazneli Mahmut'un batıdaki faaliyeti :
    Irak Seferi:Irak'a yönelen Gazne hükümdarı, Büveyhoğullarını yendi ve Bağdat'ta oturan Abbasî halifesini baskıdan kurtardı. Kendisine halife tarafından sultan unvanı verildi.
    Türk tarihinde ilk defa sultan unvanım kullanan Gazneli Mahmut oldu.
    Sultan Mahmut, Irak topraklarını da alarak batıda en geniş sınırlara ulaştı. Irak Seferi'nden dönerken yolda hastalandı. Gazne'ye ulaşınca da vefat etti (1030).

    a) Orta Çağ'da kurulan Müslüman devletlerde, Abbasî Halifeliği ile iyi ilişkiler kurmak bir gelenekti. Bunun için Sultan Mahmut'la Abbasî halifesi Kadir Billâh arasında başlangıçta iyi ilişkiler kuruldu. Saman oğullan tarafından tanınmayan halife, Mahmut tarafından hemen tanındı. Halife de onu, Hint seferleri dolayısıyla takdir ve teşvik etti. Fakat daha sonra, Karahanlılara ait Semerkant şehrinin fermanının kendisine verilmemesi dolayısıyla, Mahmut, halifeye gücendi. Nitekim gelişen olaylar sonrası halife tarafından, Fâtımîlere karşı sert tavır almadığı için itham edildi. Bütün bunlar halife ile Sultan Mahmut arasında soğukluk doğurdu. Fakat Gazneli Mahmut her şeye rağmen, görünüşte halifeye bağlılığını sürdürdü. Onun adını hutbede ve para üzerinde belirtmeye devam etti.
    b) Sultan Mahmut, Kirman ve Mekran bölgesindeki çeşitli mahallî idareleri kendine bağladı.
    c) Bunların yanında Irak'a ve İran’ın bir kısmına hâkim olan Büveyhoğulları Devleti ile de mücadele etti. Bu mücadeleler sonucunda Kirman ve Rey bölgeleri Gaznelilerin kontrolüne geçti.

    10- Sultan Mahmut'un ölümü
    Gazneliler Devleti'nin en büyük hükümdarı olan Mahmut, son derece hareketli bir hayat geçirdi. Askerî zaferlerle devletini çok yüksek bir seviyeye çıkardı. 1030 yılında öldüğünde ülkesinin sınırlan Irak'tan Ganj deltasına kadar uzanıyordu. Bunun yanında teşkilâtı oturmuş ve genişlemiş bir devlet bırakmıştı. Özellikle adalet anlayışıyla âdeta tebaasının sevgilisi olmuştu
    Türk tarihinin en büyük hükümdarlarından biri olan Sultan Mahmut, Gazneliler Devleti'ni imparatorluk haline getirdi.
    Hindistan'ın önemli bir bölümünü fethederek burada İslâmiyet’in yayılmasını sağladı.
    Onun zamanında devletin sınırları batıda Irak'a, doğuda Ganj deltasına, güneyde Umman denizine, kuzeyde Aral gölü ve Hazar Denizi'ne kadar uzanıyordu.

    SULTAN MESUT DÖNEMİ (1030 – 1041)

    1- Tahta Geçişi :Gazneli Mahmut, öldükten sonra, yerine veliahdı ve küçük oğlu Muhammed geçti. Bu arada devletin batıbölgelerini yöneten Mesut, bunu kabul etmedi. Halifenin desteğini ve bölgedeki bazı Türkmenleri yanına aldı. Arkasından Karahanlı Ali Tekin'den yardım istedi ve kardeşi üzerine yürüdü. Bu arada Muhammed'in yanındaki bazı ordu komutanları, taraf değiştirip Mesut'un safına geçtiler. Bu durumda Muhammed, kardeşine bir şey yapamayacağım anladı ve tahtı ona terk etti. Bu taht değişikliği Sultan Mahmut'un ölümüyle aynı yıl içinde oldu.

    2- İdari düzenlemeleri: Mesut, sultan olunca ülke genelinde yeni birtakım idarî uygulamalara girişti. Veziri değiştirdi. Bazı vali ve komutanları görevden aldı, yerlerine kendi adamlarını atadı. Bu arada Bağdat'ta Kadir Billâh'ın yerine halife olan Kâim Biemrillâh'ın adını hutbeye koydurdu.

    3- Sultan Mesut, saltanatının ilk yıllarında Karahanlı Ali Tekin anlaşmazlığıyla karşı karşıya geldi. Mesut, daha önce, tahta çıkarken kendisine yardım etmesi karşılığında ona Huttelan otlaklarını vermeyi vadetmişti. Fakat Ali Tekin'in yardımı olmadan tahta geçince vaadini yerine getirmedi. Bunun üzerine Ali Tekin, istediğini almak için Mesut aleyhine hazırlığa başladı. Selçuklularla ve daha sonra da önce Mesut'un yanında olan Herzem hükümdarı ile anlaştı. Ancak Ali Tekin, Sultan Mesut ile savaşamadan öldü. Böylece Ali Tekin meselesini halleden Sultan Mesut, daha sonra ülkesinin ; çeşitli yörelerindeki meselelere eğildi.
    4- Selçuklular ile Mücadele: Bunlardan en önemlisi Horasan ve Rey civarında ayaklanan Türkmenler meselesi idi. Mesut bu ayaklanmayı sert şekilde bastırdı. 1035 yılında Sultan Mesut, en tehlikeli rakipleriyle karşı karşıya kaldı. Bunlar Maveraünnehir bölgesinden ayrılıp, Gaznelilerin Horasan topraklarına geçen Selçuklulardı.

    Nesa Savaşı (1035) :Ancak, Mesut döneminde Gazneliler için en büyük tehlike Selçuklular idi. Sultan Mesut Maveraünnehir ve Horasan'a doğru ilerleyen Tuğrul ve Çağrı beylerin emrindeki Selçuklular üzerine ordu gönderdi. Nesa yakınlarında 1035 yılında yapılan savaşta Gazne ordusu yenildi. Savaşı kazanan Selçuklular Horasan bölgesinde gittikçe güçlendiler ve Belh şehrini ele geçirdiler. Bu haberi alan Sultan Mesut yeniden ordu hazırlayarak Selçukluları Horasan'dan çıkarmak istedi.

    Serahs Savaşı (1038) : Selçuklular Serahs yakınlarında yapılan savaşta Gaznelilere karşı ikinci defa zafer kazandı (1038). Tuğrul Bey bu başarıdan sonra Horasan'ın önemli bir şehri olan Nişabur'a girdi.
    Selçuklu-Gazneli üstünlük mücadelesi 1040 yılında Dandanakan Meydan Muharebesi'nde çözüldü.

    Dandanakan Savaşı (1040) : Sultan Mesut, Gazne Devleti için gittikçe büyük bir tehdit oluşturan Selçukluları tamamen etkisiz kılmak amacıyla güçlü bir ordu hazırlayarak tekrar harekete geçti.Fillerle güçlendirilen Gazne ordusu Dandanakan'da Tuğrul ve Çağrı beylerin komutasındaki Selçuklu ordusuyla karşılaştı. Savaş üç gün sürdü. Sultan Mesut kahramanca savaşmasına rağmen yenildi ve savaş alanından kaçarak canını kurtarabildi.

    1040 Dandanakan Savaşı’nın sonuçları
    1) Bütün gücüyle bu muharebeye hazırlanmış olan Sultan Mesut, mücadeleyi kaybetti.
    2) Dandanakan Savaşı, hem Selçuklular hem de Gazneliler için bir dönüm noktası oldu. Bu savaşı kazanan Tuğrul ve Çağrı beyler Büyük Selçuklu Devleti'ni kurdular. Bu devlet kısa sürede güçlenerek büyük bir imparatorluk hâline gelirken, Dandanakan Savaşı'nı kaybeden Gazneliler Devleti ise hızla zayıfladı.
    3) Muharebenin sonunda, Gazneliler, Horasan ve İran topraklarını kaybettiler ve büyük bir darbe yediler.
    4) Dandanakan'da Selçuklulara yenilen Mesut, Gazne'ye çekildi. Fakat Selçuklulardan gözü yılmıştı. Bu bakımdan kendisini Gazne'de emniyette hissetmedi. Bütün hazinelerini toplayarak Hindistan'a gitmeye karar verdi. Yolda ordusunda isyan çıktı, isyancılar Mesut'u esir edip, hazinesini yağmaladılar. Daha sonra Hindistan'da bir kaleye hapsedilen Mesut, 1041 'de orada öldürüldü.
    5) Dandanakan Meydan Muharebesi, Gazneli Devleti'nin tarihinde bir dönüm noktası oldu. Gazneliler, Hindistan dışındaki topraklarının çoğunu kaybettiler. Arkasından Mesut'un bir isyan sonunda öldürülmesi, hazinenin yağmalanması devleti yıprattı ve gerilemeyi başlattı.
    Sultan Mesut, daha güçlü bir ordu hazırlayıp yeniden Selçuklular üzerine yürümek amacıyla ailesini ve hazinesini alarak Gazne'den Hindistan'a hareket etti. Ancak Mesut, yolda ayaklanan askerleri tarafından öldürüldü (1041).

    Sultan Mesut, askerî yönü ve siyasî yeteneği düşük bir hükümdardı. Çevresine ve komutanlarına beklenen güveni verememişti.
    Mesut, babası Sultan Mahmut kadar başarılı bir devlet adamı değildi. Babasının başarılı komutanlarını çeşitli nedenlerle gücendirdi. Değerli devlet adamlarını görevlerinden aldı. Bu durum Sultan Mesut'un tahtta desteksiz kalmasına neden oldu.
    Bunun yanında, devrinin, Selçuklular gibi genç ve dinamik bir siyasî güce tesadüf etmesi onun için şanssızlık olmuştu.

    GAZNELİLER DEVLETİ’NİN GERİLEMESİ
    MEVDUD
    1- Ayaklanarak Sultan Mesut'u öldüren Gazneli askerler, onun yerine kardeşi Muhammet'i tahta çıkardılar; fakat Mesut'un oğlu Mevdut amcası ile mücadeleye girerek tahtı ele geçirdi.Sonuçta 1041'de devletin başına Mevdut geçti.
    2- Mevdut, kaybedilen topraklan geri almak için Selçuklularla mücadele etti. Fakat başarılı olamadı.
    3- Ölümünden sonraki dönemde bir taht mücadelesi devresi yaşandı.
    4- Mevdut, Selçuklular üzerine yapacağı sefere hazırlanırken öldü (1048).
    5- Ülkede on yıla yakın bir süre taht kavgaları yaşandı. Bu kavgalar İbrahim'in sultan olmasıyla sona erdi (1059).
    6- Sultan İbrahim Selçuklularla akrabalık kurdu ve onlarla iyi geçinmeye çalıştı. Kuzeyden gelecek saldırılardan bu şekilde kurtulan İbrahim, Hindistan seferlerine ağırlık verdi. Kırk yıllık hükümdarlığı döneminde devleti toparlayan Sultan İbrahim 1099 'da öldü.
    SULTAN BEHRAMŞAH
    Gaznelilerin son büyük hükümdarı oldu. (1117)
    Onun döneminde Gazne Devleti artık bağımsız bir devlet olmayıp Selçuklu hâkimiyetine girdi.
    1- Behramşah, öncelikle Hindistan'da kendisine karşı çıkarılan ayaklanmayı bastırdı.
    2- Daha sonra devlet işlerini düzene koydu.
    3- 1134 tarihinde iyice güçlenen ve kendisine güveni artan Gazne sultanı, taht mücadeleleri sırasında girilen Selçuklu hâkimiyetinden çıktı.
    4- Bunun üzerine Selçuklu sultanı Sancar, sefer yaparak Gazne'ye girdi. Behramşah, Sancar'dan özür dileyerek bağlılığını bildirdi. Sancar da onu affetti.
    5- Behramşah'ın bir siyasî faaliyeti de Gür Devleti'ne yönelik oldu. Behramşah, Gur'daki iktidar mücadelesine karıştı. Bunun üzerine Gurlularla Gazneliler arasında büyük bir mücadele başladı. Bu mücadeleler sonunda Gür hükümdarı Alaeddin Hüseyin, Gazne'ye kadar geldi ve şehri yakıp yıktı. Halkı kılıçtan geçirdi. Bu arada Behramşah Hindistan'a çekilmişti.
    6- 1152 yılında Gür hükümdarının Selçuklulara yenilmesi, Behramşah'a Gazne'ye yeniden hâkim olma fırsatını verdi.

    GAZNELİLER DEVLETİ'NİN YIKILIŞI
    1- HÜSREVŞAH : Behramşah ölünce, yerine oğlu Hüsrevşah geçti. Bu arada Gurlular Gazneliler Devleti'ni sıkıştırmaya devam ettiler. Artık İslam dünyasının bu bölgesinde Gazneliler Devleti küçülmeye, yerini Gurlular almaya başlamıştı. Özellikle Selçuklu sultanı Sancar’ın ölümünden sonra bu durum daha da hızlandı. Sonuçta Hüsrevşah, Gür baskısına dayanamayarak Gazne'yi terk etmek zorunda kaldı. Başkenti Lahor'a taşıdı. 1160'da orada vefat etti.
    2- Yerine geçen HÜSREV MELİK, Gazne Devleti'ni toparlayacak bilgi ve yeteneğe sahip değildi. Zaten Türk ve yerli emirler ona itaat etmeyerek kendi başlarına hareket eder olmuşlardı. Devletin kötü gidişine rağmen Hüsrev Melik, zevk ve sefaya daldı. Son anda mücadele ettiyse de devletini yıkılmaktan kurtaramadı.
    Yıkılışı : 1187'da Lahor'a girmeyi başaran Gurlular, Gazneliler Devleti'ne son verdiler.

    Gaznelilerin Tarihi Önemi
    Asya'nın önemli bir bölgesinde, iki yüzyıl kadar yaşayan Gazneliler hanedanı ve devleti, dünya ve İslam tarihi içinde büyük bir yer tutmuştur.
    1- Sebük Tekin Padişah unvanını kullanan ilk Türk hükümdarıdır.
    2- Abbasi halifesi tarafından Gazneli Mahmut’a “Sultan “ unvanı verilmiş ve bu unvanı kullanan ilk Türk hükümdarı olmuştur.
    3- Hakim oldukları bölgelerdeki halk çok farklı milletlerden oluşmaktaydı. Bu durum yıkılmalarında önemli bir etken olmuştur.
    4- Fars ve Arap kültürünün etkisinde kalmışlardır.
    5- Çok uluslu yapıları nedeniyle milli birlik kurulamamıştır.
    6- 200 yıla yakın bir dönem içerisinde, Hindistan'da İslâmiyet'in yayılıp kökleşmesinde birinci derecede etkili olan devlet Gaznelilerdir.
    7- Gazneliler, Hindistan'da ileride kurulacak Türk-İslâm devletlerine temel oluşturmuştur.
    8- Bununla beraber Türk kültürünün ve İslâm medeniyetinin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır.
    9- Gazneliler, yaşadıkları dönemin bir kısmında Türk-İslâm dünyasının liderliğini yapmışlardır.

  4. #4
    Isınan Üye whisperchild Buraların yabancısı
    Üyelik Tarihi
    Mar 2010
    Mesajlar
    17
    Tecrübe Puanı
    111

    Tanımlı Ce: Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar

    Kuruluş
    Devletin kurucusu kabul edilen Selçuk Bey Hazar imparatorluğunda subaşı(Ordu komutanı) görevinde idi.Giriştiği taht mücadelesini kaybedince ailesi ve ordusu ile birlikte İran yönüne özellikle de Horosan bölgesine göç ettiler.Selçuk Bey önce Samanoğulları'na sığındı.Burada müslümanlığı benimsedikten sonra Samanoğulları devletinin yönetiminde söz sahibi oldu.Samanoğulları Devleti yıkılınca Selçuk BeyMüslüman halkıyla birlikte Horosan bölgesine yerleşti.Teşkilatlı devlet düzenine girmesi Tuğrul ve Çağrı beyler dönemindedir.Devletin ilk yöneticisi Tuğrul Bey'dir.

    Dandanakan Savaşı ve sonrası
    Gazneli Sultanı I. Mahmut Büyük Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak amacıyla güçlü bir orduyla Selçuklu topraklarına girdi. Gazneli ve Büyük Selçuklu orduları Merv yakınlarında Dandanakan denen yerde karşılaştılar. Mayıs 1040’ta yapılan Dandanakan Savaşı'nda Büyük Selçuklular Gazneli ordusunu ağır bir yenilgiye uğrattı. Bu savaştan sonra Büyük Selçuklu Devleti’nin Harezm ve Horasan'da varlığı kesinlik kazandı. Tuğrul Bey bu savaşın ardından giriştiği fetihlerle bütün İran'ı denetimi altına aldı. Büyük Selçuklu sınırları batıda Bizans güneybatıda Büveyhiler kuzeybatıda Gürcistan topraklarına dayandı. 1048'de Erzurum yakınlarındaki Pasinler Ovası'nda birleşik Bizans-Gürcü ordusunu yenen Büyük Selçuklular Doğu Anadolu içlerine akınlar düzenlemeye başladılar. İslam dünyasının dinsel önderi konumundaki Abbasiler bu dönemde Bağdat'ı elinde tutan Büveyhilerin siyasal baskısı altındaydı. Tuğrul Bey Halife Kâim'in çağrısı üzerine 1055'te Bağdat'a girdi ve Büveyhileri halifeliğin merkezinden çıkardı. Bu olayın ardından Büyük Selçukluların İslam dünyasındaki itibarı arttı.
    Alp Arslan ve Melikşah dönemleri

    Tuğrul Bey'in 1063'te ölünce kardeşi Çağrı Bey'in oğlu Alp Arslan tahta geçti. Alp Arslan Büyük Selçuklu topraklarını daha da genişletti. 1071'de Malazgirt Savaşı'nda Bizans İmparatoru Romen Diyojen'i yenerek tutsak aldı. Malazgirt zaferinin asıl önemi Anadolu'yu Türklere açmış olmasından gelir. Anadolu içlerine akınların sürdüren Büyük Selçuklu komutanları yeni topraklar ele geçirdiler ve bağımsız yeni devletler kurdular. Alp Arslan 1072'de ölünce Büyük Selçuklu Devleti’nin başına oğlu Melikşah geçti. 1072-1092 arasında hüküm süren Melikşah dönemi Büyük Selçuklu Devleti’nin en parlak dönemi oldu. Suriye Filistin Hicaz Yemen ve Arabistan Yarımadası'nın doğu kıyıları bu dönemde Büyük Selçuklu topraklarına katıldı. Doğuda Karahanlılar ve Gaznelilerden yeni topraklar ele geçirildi.

    Gerileme ve Dağılma dönemi

    Melikşah'tan sonra sırasıyla başa geçen Mahmud (1092-1094) Berkyaruk (1094-1105) II. Melikşah (1105-1105) ve Muhammed Tapar (1105-1118) dönemlerinde Büyük Selçuklu Devleti gücünü ve eyaletlerdeki merkezi denetimini giderek yitirdi. Hanedan üyeleri yönettikleri bölgelerde bağımsız davranmaya başladılar. Daha önce bağımsızlıklarını ilan etmiş olan Suriye Selçukluları ile Kirman Selçukluları’na Irak Selçukluları da katıldı. Büyük Selçuklu topraklarına göçen yeni Oğuz boyları da iç düzeni büyük ölçüde sarstılar. 1118'de tahta çıkan Sencer’in ülke topraklarını yeniden birleştirme çabası da başarılı olamadı. Nitekim Sencer ayaklanan göçebe Oğuzlara 1153'te tutsak düştü. İki yıl sonra kaçarak kurtulduysa da ülkede iktidarını yeniden sağlayamadan 1157’de öldü. Büyük Selçuklu Devleti böylece sona erdi. Bu karışıklık döneminde Harezmşahlar Büyük Selçuklu toprakların büyük bölümünü ele geçirdiler. Bir süre daha direnen Kirman Selçukluları 1175’te Irak Selçukluları da 1194’te yıkıldı. Selçuklu hanedanın kurduğu devletlerden yalnızca Anadolu Selçuklu Devleti yüz yılı aşkın bir süre daha ayakta kalabildi.Ayrıca devletın gerılemesının de bır sebebı haclı seferlerı fatımılerın catısması hasan sabbahın batınılık propogandaları ve oguz boylarının ayaklanmaları olmustur.bunun sonucunda ise Abbasi padişahları selcuklu egemenlıgınden kurtulmak ıcın bır takım calısmalar yurutmustur.Bunlar Selcuklu devletının yıkılmasına neden olan etkenler ve nedenlerdır.

    Devlet yapısı

    Büyük Selçuklu Devleti’nin örgütlenme biçimi kendisinden önceki İslam devletlerine benziyordu. Hint-İran devlet anlayışını yansıtan bu örgütlenmede eski Türk devlet geleneğinin de belirgin etkisi vardı. Eski Türk devlet geleneğinde olduğu gibi Büyük Selçuklu Devleti’nde de ülke toprakları hanedanın ortak malı sayılıyordu. Bundan dolayı Büyük Selçuklu toprakları eyaletlere bölünmüştü. Eyaletlerin yönetimi de melik olarak adlandırılan hanedanın erkek üyelerine bırakılmıştı. Tuğrul Bey'den önce boy başkanına Oğuz geleneğine göre yabgu deniyordu. İslam dininin benimsenmesinden sonra hükümdarlar İslam devletlerindeki geleneğe uyarak sultan unvanını kullandılar. Başkentte oturan sultan devletin mutlak egemeniydi. Bütün atamalar ve toprak dağıtımı sultanın buyruğuyla yapılıyordu. Ayrıca sultan yüksek yargı kurullarına da başkanlık ediyordu. Hükümdarların "danışman"ı konumundaki kişiler yönetimde önemli rol oynuyorlardı. Alp Arslan döneminde bu göreve getirilen Nizamülmülk İslam geleneği uyarınca vezir unvanı aldı ve devlet yönetiminde köklü değişiklikler yaptı. Nizamülmülk devlet yönetimine ilişkin anlayışını Siyasetname adlı kitabında da anlatmıştır. Büyük Selçuklu Devleti’nde devlet işleri "Divanı Âlâ " adı verilen bir kurulda görüşülür ve karara bağlanırdı. Ayrıca maliye askerlik ve adalet işleriyle uğraşan başka divanlar da vardı. Meliklerin yönetimindeki eyaletlerde de büyük ölçüde merkezdeki örgütlenme örnek alınmıştı.Devlet islam kültürünü yaygınlaştırmak için görevler üstlenmiştir.

    Toprak yönetimi ve ordu

    Büyük Selçuklu ülkesinde tarım yapılan topraklar ikta denen bölümlere ayrılmıştı ve iktalar hizmet karşılığında belirli süre için ileri gelenlere veriliyordu. Bu usulle verilen topraklar hasikta ve haraci olarak üçe ayrılıyordu. Has toprakların geliri doğrudan sultan ailesine veriliyordu. İkta sahipleri ise toprakları işleme karşılığında belli sayıda asker besliyor ve savaş zamanlarında orduya katılıyorlardı. Haraci olarak adlandırılan toprakların geliri de doğrudan devlet hazinesine aktarılıyordu.

    Alp Arslan dönemine kadar beylere bağlı göçebe Türkmenlerden oluşan ordu Nizamülmülk tarafından yeniden yapılandırıldı. Nizamülmülk aylıklı askerlerden oluşan sürekli bir ordu kurdu. Bu aylıklı askerlere "gulam" deniyordu ve bunlar temel olarak başkentte iktidarı korumakla görevliydi. Savaş sırasında asıl ordu ise ikta sahiplerinin yönetimindeki atlı askerlerden oluşurdu. Ayrıca bağlı devletler de savaş zamanlarında sultanın ordusuna asker gönderiyorlardı. Melikşah döneminde orduda 50 bin kadar atlı asker olduğu bilinmektedir.

    Toplumsal ve ekonomik yaşam

    Büyük Selçuklu Devleti'ndeki Oğuz boyları ve başka bazı topluluklar göçebeydiler. Oğuz boylarının başında bir bey bulunuyordu. Bu göçebe topluluklar geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı ve otlak bulmak için de mevsimlere göre yer değiştiriyorlardı. Devlet göçebe topluluklardan otlak vergisi alıyordu. Yerleşik nüfus ise çiftçilik zanaatçılık ve ticaretle uğraşıyordu. Kentlerdeki tüccar ve esnaf işkollarına göre loncalar biçiminde örgütlenmişti. Merkezi devlette görevli memurlar ile sürekli ordudaki askerler maaş alıyorlardı. Büyük Selçuklular ticaretin gelişmesini destekliyor ve kervan yollarının güvenliğini sağlıyorlardı. Bu dönemde en önemli uluslararası ticaret Uzakdoğu'dan Avrupa'ya kadar uzanan İpek Yolu ve Baharat Yolu aracılığıyla gerçekleşiyordu. Tarımın gelişmesi için sulama kanalları vardı. Yün pamuk ipek dokumacılığı çok gelişmişti.

    Büyük Selçuklu Devleti’nde öğrencilerin yolcuların ve yoksul halkın doyurulduğu sosyal yardım kurumu olan imarethaneler vardı. Devletin yönetici-memur kadroları Nizamülmülk’ün kuruluşuna öncülük ettiği Nizamiye medreselerinde yetiştiriliyordu.

    Eğitim bilim ve sanat

    Büyük Selçuklular kendilerinden önce var olan medreselerde öğretimi sürdürdüler ama bununla yetinmediler. Vezir Nizamülmülk’ün öncülüğünde ve onun adanı taşıyan yeni medreseler kurdular. Nizamiye medreselerinin ilki 1067’de Bağdat'ta açıldı. Daha sonra Isfahan Rey Merv(selçukluların başkenti) Belh Herat Basra Musul gibi kentlerde yeni Nizamiye medreseleri kuruldu. Medrese sisteminde programlı ve belli bir yönteme dayanan eğitim ilk kez bu medreselerde verildi. Medreselerde din konularının yanı sıra matematik felsefe dil ve edebiyat gibi dersler de okutuluyordu ve medreselerde zengin kitaplıklar vardı. Medreselerin dışında da ülkenin çeşitli yerlerinde kurulmuş kitaplıklar bulunuyordu. Melikşah döneminde önce Isfahan'da sonra Bağdat'ta birer gözlemevi kuruldu. Büyük Selçuklular Arapça'yı din ve bilim dili Farsça'yı edebiyat ve devlet dili Türkçe'yi ise saray ve orduda günlük konuşma dili olarak kullanıyorlardı.

    Büyük Selçuklular var olan kentleri bayındır hale getirirken yeni kentler de kurdular. Ülkenin pek çok yerinde yeni kurumlar ve yapılar inşa ettiler. Bunlar cami medrese kervansaray hastane köprü çeşme imaret han hamam türbe ve kümbet gibi yapılardı. Büyük Selçuklular ince ve uzun minarelerle cami mimarisine yeni bir anlayış getirdiler. Isfahan'daki Mescid-i Cuma bu anlayışla yapılmış en eski örnektir. Büyük Selçuklu anıtmezarları olan kümbetler de yaygın mimari yapılardır. Kümbetler içten kubbe dıştan ise piramit ya da konik bir çatıyla örtülüyordu. Dört köşeli çok köşeli ya da yuvarlak formdaki Büyük Selçuklu kümbetleri genellikle iki katlı olarak yapılıyordu. Bu kümbetlerin alt kat mezar üst kat ise mescit olarak kullanılıyordu.

    Büyük Selçuklu sanatında hat (yazı) minyatür ahşap ve taş oymacılığı çinicilik maden işleme cilt ve çeşitli süsleme sanatları da gelişmişti.

    Selçukluların yıkılma sebepleri

    * Merkezi otoritenin zayıflaması
    * Taht kavgaları
    * Oğuz isyanları
    * Haçlı seferleri
    * Atabeylerin bağımsız hareket etmesi
    * Abbasi halifeliğini korumak için büyük mücadelelere girmeleri
    * Fatimiler ve Şiilerin yıpratmaları
    * Şehzade ayaklanmaları
    * Gazneliler ve Karahanlıların istilası
    * Batınilik hareketleri
    * Ülke topraklarının hanedan üyelerinin ortak malı sayılması
    Konu HaYaLGöZlÜm tarafından (03-04-2010 Saat 18:11 ) de değistirilmistir. Sebep: resimler kaldırıldı (görünmüyordu)

  5. #5
    Isınan Üye whisperchild Buraların yabancısı
    Üyelik Tarihi
    Mar 2010
    Mesajlar
    17
    Tecrübe Puanı
    111

    Tanımlı Ce: Kaşgarlı Mahmutun Türk Diline Yaptığı Katkılar

    Malazgirt Savaşı

    Tarih:
    26 Ağustos 1071
    Yer:
    Malazgirt
    Sonuç:
    Selçuklular'ın zaferi
    Bölge Değişimi:
    Doğu Anadolu
    Taraflar
    -Bizans İmparatorluğu - Büyük Selçuklu İmparatorluğu
    Kumandanlar
    4. Romen Diyojen
    Nicephorus Bryennius
    Theodore Alyates
    Andronikos Doukas Alp Arslan
    Güçler
    40.000 - 200.000 54.000 - 150.000
    Kayıplar
    10.000 civarı Bilinmiyor

    Malazgirt Savaşı 26 Ağustos 1071 tarihinde Alp Arslan tarafından yönetilen Selçuklular ile Bizans İmparatorluğu arasında gerçekleşmiş, Bizans İmparatorluğu'nun yenilgisi ve İmparator 4. Romen Diyojen'in esir düşmesiyle sona ermiştir.
    Malazgirt Savaşı (Malazgirt Zaferi) Türklere Anadolu’yu kazandıran, Selçuklu-Bizans Savaşı. Büyük Selçuklu Devleti Sultanı Alparslan ile Bizans İmparatoru Romen Diyojen kuvvetleri arasında, 26 Ağustos 1071 tarihinde, Doğu Anadolu’da Malazgirt Ovasında meydana geldi. Bu muharebe, dinî, millî, siyasî, askerî neticeleri ve Türk-İslâm tarihinin en büyük zaferlerinden biri olması bakımından önemlidir.
    Selçuklu Türkleri, Malazgirt Meydan Muharebesinden yıllar önce, Anadolu içlerine gazâ akınları tertip ettiler. Bu akınlarda, Anadolu’nun, Türklerin yerleşmesine müsait coğrafî hususiyet ve zenginliklere sahip olduğu tespit edildi. Selçuklu Türklerinin Anadolu’ya akınları, Bizans Devletini telaşlandırdı. Akıncıların bu gazâlarında, Anadolu ahalisine terör ve tahribattan ziyade adaletle muamelesi, zalimleri ortadan kaldırmaları, can, mal, ırz emniyetini sağlamaları, bölge halkının Selçuklu idaresini gönülden tercih etmelerine yol açtı. Doğu hududundaki hadiseleri dikkatle takip eden Bizanslı idareciler; ülkelerinin bütünlüğü ve devletin bekası için tedbir almaya başladılar. Bizans’ın ancak meşhur tarihi entrikalarla yüzyıllardan beri Anadolu’da hakimiyetini koruyabilmesi, zulme varan sıkı tedbirleri, halka kötü muamelesi, yerli ahalinin Türklerin idaresini tercih etmelerini daha da kolaylaştırdı.
    Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) iyi bir cengâverdi. Fakat hanedan mensubu değildi. Askerlik bilgisi, tecrübe ve cesareti, dul Bizans İmparatoriçesi Eudoxie’nin dikkatini çektiğinden, diğer aday ve teklifleri reddederek, 1068’de Diyojen’i tercih etmesine sebep oldu. Hanedan dışından bir şahsın Bizans İmparatorluğuna getirilmesi üzerine asiller, iktidara karşı cephe aldılar. Ülke içindeki muhalefeti tasfiye etmekle meşgul olan Diyojen, zekâ ve tecrübesine inandığı şahısları devlet kadrolarında vazifelendirip, Bizans’ın doğu hududundaki hadiseleri de dikkatle takip ettirdi. Ani ve Kars’ı zaptederek Ani’nin askerî mevkilerini tahrip eden Selçuklulara karşı, tahta çıkışından, 1071 yılına kadar her yıl sefere çıktı. 1068’de Pozantı’ya, 1069’da Palu’ya kadar geldi. 1070’te de Kayseri’ye ordu gönderdi. Bu seferlerle, Bizans ordusunun muharebe kabiliyeti ve tecrübesi arttırılıp, disiplinli olması sağlandı.
    Selçuklu akınlarının Ege Denizine, Marmara’ya kadar uzanması ve 1071’de Şiî-Fâtımî Devletinin, İslâm ülkeleri ve Abbasî Halifeliği için tehlike arz etmesi üzerine, Mısır Seferine çıkan Selçuklu Sultanı, Suriye’de bulunuyordu. Türklerin Suriye topraklarındaki harekâtını haber alan Bizans İmparatoru Diyojen, doğuya hareket etti. Hareketinden önce verdiği nutukta azmini şöyle belirtiyordu: “Doğu hudutlarımızda büyük bir İslâm tehlikesi belirmiştir. Bu tehlikeyi büyümeden ortadan kaldırmalıyız. Ordunun başında; bu tehlikeyi kesin olarak kaldırmaya gidiyorum.”
    Romen Diyojen, 13 Mart 1071’de İstanbul’dan 200 000’den ziyade Frank, Norman, Slav, Gürcü, Abaza, Ermeni ve Rumeli’de yaşayan İslâm dînini kabul etmemiş Peçenek ve Uz Türklerinden de ücretli asker alarak Anadolu’ya geçti.
    Bütün kaynaklarını seferber ederek hazırladığı ordusuna güvenen Diyojen, Bizanslılara büyük zaferle dönmeyi vaad ediyordu. Sivas’a gelen Diyojen, bu bölgedeki Ermeni Prensleri ile ahalisini, toptan öldürttü. Ermenilerin mallarını askerlerine yağma ettirdi. Sivas’tan hareket etmeden önce, generalleri ile harp meclisi kurdu. Bu harp meclisinde, muharebenin, alınacak karar, plan ve hedefi tayin edilecekti. Gerçi Diyojen’in plan ve hedefi kafasında çizilmişti. Bu, Türklerin Anadolu’ya bir daha akın yapmamalarını sağlayacak bir plandı. İran’ın içlerine ilerleyecek, Türkleri daha da doğuya sürecek, başşehirlerini zaptedecekti. İmparator, yalnız Anadolu’yu elinde bulundurmak ve Türkleri yok etmek değil, bütün İslâm ülkelerini de almaya karar vermişti. Horasan, Rey, Irak-ı Acem ve Arap, Suriye valiliklerini komutanlarına vermeyi tasarlamış ve hattâ vaad etmişti. İstilâ edeceği İslâm ülkelerindeki camilerin yerine kiliseler açmayı ve bu suretle İslâm dinini ortadan kaldırmayı da aklına koymuştu. Harp meclisinde, generallerden, takip edilmesini lüzumlu gördükleri tekliflerin, ortaya konmasını istedi.
    Sivas’taki harp meclisinde, yapılacak harekâtın plan ve hedefi hakkında, iki ana teklif ortaya çıktı. Birincisi; Bizans ordusunun en bilgili ve tecrübeli komutanlarından Rumeli ordusu kumandanı General Nikefor Bryennes ile iyi bir stratejist ve tecrübeli bir komutan olan Türk asıllı general Magistors Tarkhal'dan (Jozeph Tarhchaniotes) geldi. Bu iki general, hudut boylarındaki tecrübelerine dayanarak, Türklere karşı çok ihtiyatlı harekâta girişmeyi tavsiye edip, ordunun Erzurum’a kadar ilerleyerek, burada Türk ordusunu muharebeye zorlayacak ve kışkırtacak bir tertibin alınmasını, bu suretle muharebenin kendi toprakları içinde yapılarak lojistik desteğin kolaylaştırılmasını ve Türklerin istifadesine yarayacak her türlü maddî imkânların tahrip edilmesini teklif ettiler. Bu teklife karşılık, İmparator’a hoş görünmek isteyen ikinci teklif sahibi muhalif generaller ise, hedefin daha derin olmasını ve ordunun vakit kaybetmeden Erzurum’a varıp, İran’a yönelmesini ve Türk ordusu ile nerede rastlanırsa orada, daha ziyade Türk ülkeleri içinde harp edilerek yok edilmesini teklif edip, birincileri korkaklıkla itham ettiler. Bu son teklif, esasen Bizans İmparatoru’nun planına uygun düştüğünden, ordunun doğuya hareketini emretti.
    Bizans ordusunun doğuya hareketini haber alan Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçti. Suriye’den geri dönüşte, önce doğuya yönelerek, gerekli savaş hazırlıklarını yaptı. Bu arada karakulakları (casus) vasıtalarıyla da Bizanslılara, Türklerin Rey’e çekildiği haberlerini yaymakta idi. Nihayet Diyarbekir’den kuzeye yöneldi ve Bizans’ın beklemediği bir anda, Malazgirt’in doğusunda ordugâhını kurup savaş hazırlığına başladı. Alparslan, muharebe azmiyle ordugâh kurarken, önceden, düşmanla dövüşeceğini Bağdat’taki Abbasî Halifesine bildirdi. Büyük Sultan, savaş başlamadan evvel, Halife El-Kâim'in (1031-1075) gönderdiği İbnü’l-Mahleban’ı (İbn-i Mühelban), değerli komutanlarından Sav Tigin’le birlikte Diyojen’e elçi gönderdi.
    Sultan Alparslan’ın heyeti, 25 Ağustos 1071 sabahı, Bizans ordugâhında hafife alınıp, hakarete uğradı. Diyojen, heyet başkanına; “Kışlamak için İsfahan’ın mı, yoksa Hemedan’ın mı” daha iyi olduğunu sordu. Sulh teklifini şiddetle reddedip; “Sultânınıza söyleyiniz; kendileriyle sulh müzakerelerini Rey’de yapacağım, ordumu İsfahan’da kışlatıp, Hemedan’da sulayacağım” dedi. Heyet başkanı da, Diyojen’e; “Atlarınızın Hemedan’da kışlayacaklarından ben de eminim, fakat sizin nerede kışlayacağınızı bilemiyorum” diyerek, gereken karşılığı verdi.
    Sultan Alparslan, muharebe öncesi Halife’den dua talep etti. Abbasî Halifesi, camilerde cuma hutbesinde Alparslan ve ordusunun muzaffer olması için okunacak hutbe metni gönderdi. Muharebe gecesi, Alparslan, ayırdığı bir kuvvetle Bizanslıları, atılan ok ve naralar ile bütün gece tâciz ederek yorgun bir hâle düşürdü. Selçuklular, Bizanslı safında bulunan Türk asıllı birliklerle temas kurdu. Onların, Bizans ordugâhından ayrılarak Selçuklu ordusuna katılmalarını temin etti.
    Malazgirt Muharebesinde Bizans ordusunun kumanda kademesi şu şekilde idi: Merkezde Bizans İmparatoru Romen Diyojen olup, yanında hassa ve seçkin birlikler vardı. Sağ kanatta, Anadolu ordusu kumandanı Mikhail Attalicpiates; sol kanatta Rumeli ordusu kumandanı Nikefor Bryennes; ihtiyatta da Andronikos Doucas vazifeliydi. Bizans ordusunun taktiği, Türkleri imha etmekti. Sultan Alparslan kumandasındaki kırk bin kişilik Selçuklu ordusu, yarım hilâl şeklinde tertibat aldı. Hafif süvâri kıtaları, kanatlara yerleştirildi. Ordu merkezi, düşman karşısında birleşmeden yavaş yavaş geri çekilecek ve onu hırpalayacak, at üstünde ok atan süvariler, düşmanın yan ve gerilerine taarruz ederek, Bizans ordusunu dağıtmaya çalışacaklardı. Taarruza katılan düşman süvarisi ezilerek geri atılacaktı. Bu şekilde ilerleyen düşman ordusu, karargâhından kâfi derecede uzaklaştıktan sonra, baskın kıtaları, düşmanın gerilerine taarruz edecek, asıl ordu da, bir ağırlık teşkil ederek, düşmanın kanatlarından birine taarruzla, onu yıktıktan sonra saldırıyı diğer kanada çevirmek suretiyle sonuca gidilecekti.
    Selçuklu Sultanı Alparslan, âlim ve devlet adamlarının tavsiyesiyle, muharebeyi Cuma günü yapmayı tercih etti. 26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan, atından inip secdeye vardı; “Yâ Rabbî sana tevekkül ediyor, azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda cihad ediyorum. Yâ Rabbî niyetim hâlistir. Bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra askerlerine dönerek; “Burada Allahü teâlâdan başka bir sultan yoktur, emir ve kader O’nun elindedir. Bu sebeple benimle birlikte cihad etmekte veya benden ayrılmakta serbestsiniz” dedi. Askerler coşarak hep bir ağızdan; “Asla emrinden ayrılmayacağız” karşılığını verdiler. Sonra hepsi ağlayarak helâlleştiler. Sultan, beyazlar giydi. Atının kuyruğunu bağlayıp, eline er silâhı olan gürzü alıp, şöyle hitap etti: “Askerlerim! Şehit olursam, bu beyaz elbise, kefenim olsun. O zaman rûhum göklere çıkacaktır. Benden sonra oğlum Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak, istikbal bizimdir”. Bu nutku, hitabet sanatının ve muharebe öncesi psikolojik şartların, bütün inceliklerine sâhipti. Askerler coşup, şevke geldi.
    Cuma namazından sonra başlayan muharebede Sultan Alparslan, fevkalade bir muharebe taktiği uyguladı. Bozkır çevirme hareketiyle, Türk ordusu hilâl şeklinde yayıldı. Muharebenin başlamasından iki saat sonra, Peçenek ve Uz Türkleri, Bizanslılardan ayrılıp, millî bir his ile, Müslüman Selçuklu Sultanına tâbi oldular.
    Mezhep baskısı sebebiyle Bizanslılara kırgın ve kızgın bulunan Ermeni kuvvetleri de, muharebe meydanını terk etti. Bu hadiseler, Bizanslılarda manevî bozguna yol açtı. Bizans ordusunda Türklerin ok, gürz ve kılıcından kurtulanların, akşam teslim olmaya can attıkları görüldü. Cengâverliğine rağmen hiçbir şey yapamayan mağrur Bizans İmparatoru Diyojen, yaralı halde bütün mâiyeti ile birlikte esir edildi.
    Malazgirt meydanındaki mücadeleden yenik çıkan İmparator, Sultan’ın huzuruna getirildiğinde, utancından başını kaldıramıyordu. Sultan Alparslan, onu nezaketle kabul edip oturttu, gönlünü aldı. Diyojen, muharebe öncesi, muazzam ordusunun Türkleri muhakkak yeneceğine inandığını itiraf etti. Sultan Alparslan; “Eğer zafer sizin olsaydı, bana ne yapardın?” diye sordu. Diyojen, öldürteceğini açıklayamadı. “Kamçılardım” cevabını verdi. Alparslan; “Benim size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?” diye sordu. “Ya öldürtürsünüz, yahut İslâm memleketlerinde bir esir gibi dolaştırır, süründürürsünüz. Belki de... Fakat onu düşünmek bile istemiyorum; mümkün görmüyorum, ama... Belki de, affedersiniz!” dedi. Alparslan, yenilgiye uğramış bir insanı daha da küçük düşürmek istemedi. Bizans İmparatorunu affetti. Ağır şartlarla antlaşma imzaladı. Fakat Romen Diyojen, dönüşünde Bizanslılar tarafından, Türklerden görmediği hakaretlere uğrayıp öldürüldü. Yeni Bizans İmparatoru Yedinci Mihail, Diyojen’in Türklerle yaptığı anlaşmayı kabul etmedi.
    Kazanılan büyük zaferden dolayı Abbasî Halifesi, Sultan’a tebrik ve teşekkür mektupları gönderdi. Birçok İslâm şairi, Alparslan’ı öven kasideler yazdılar.
    Türklerin yeni yurt edinmesini sağlayan Malazgirt Zaferinden sonra, on beş yıl içinde, Anadolu ele geçirildi. Bu zaferle, Anadolu’nun tapusu, Türklerin eline geçti. Bu bakımdan, Malazgirt Zaferi, Türk ve dünya tarihinde bir dönüm noktası oldu.
    Anadolu’ya, burayı vatan edinen Selçuklu Türkleri ile diğer Türk boyları yerleştirildi. Bozkır kültüründen, İslâm medeniyeti dairesine bütünüyle giren Türklerin dünya görüşü daha da gelişti. Doğudan gelen göçebe Türkler, Anadolu’da yerleşik medeniyete geçirildi. Şehirler kurup geliştirerek kültür, sanat, sosyal müesseseler tesis edildi. Kıymetli mîmarî eserlerle, bu yerleşim merkezleri süslendi.

    Sonuç

    Yenilgiye rağmen, Bizanslılar'ın kayıpları göreceli olarak düşüktü. Ducas hiç kayıp vermeden kaçmıştı ve Diyojen'e karşı bir darbe girişiminde bulunmak için İstanbul'a hızla geri dönmüştü. Bryennius da kanadının bozguna uğramasına rağmen az adam kaybetmişti. Gece karanlığına kadar savaş olmadığı için, Alp Arslan kaçan Bizans ordusunun arkasından gitmedi, ki Bizans ordusunun çoğunu bu karar kurtardı. Öyle ki, Türkler Malazgirt'i bu noktada ele geçirmedi bile. Bizans ordusu yeniden gruplaştı ve Diyojen bir hafta sonrasında serbest bırakıldığında imparatorla Tosya'da birleştiler. Görünüşe bakılırsa en önemli kayıp imparatorun lüks arabası olmuştu.
    Yıllar ve asırlar sonra, Malazgirt'in Bizans İmparatorluğu için bir felaket olduğu düşünülmeye başlandı ve sonraki kaynaklar savaştaki asker sayılarını ve kayıpları abartılı bir şekilde göstermeye başladılar. Bizans tarihçileri sık sık geriye bakıp o günkü 'felaket' için yas tutar, imparatorluğun çöküşünün başlangıcı olarak Malazgirt Savaşı'nı gösterirlerdi. Halbuki, savaş, askeri açıdan, hemen gerçekleşen bir felaket değildi; çoğu birlik sağ kalmıştı ve birkaç ay içinde Balkanlar'da veya Anadolu'da savaşlara gönderilmişlerdi. Öte yandan, Bizanslılar'ın yenilgisi Selçuklular'a Bizanslılar'ın yenilemez ve ele geçirilemez olmadıklarını göstermişti. Andronicus Dukas'ın darbesi de imparatorluğu politik dengesizliğe sürüklemişti ve savaş sonrasında başlayan Türk göçlerine karşı direnişi organize etmek zorlaşmıştı.
    Birkaç yıl içinde neredeyse tüm Anadolu, Selçuklular tarafından ele geçirildi. 1075'de Selçuklu hanedanından Kutalmışoğlu Süleyman Şah İznik'i alarak başkent yapmış, 1081'de Çaka Bey'in müstakil kuvvetleri İzmir'i alarak ve hemen bir donanma inşa ederek, Ege Denizi'nde ve Çanakkale Boğazı'nda Bizans İmparatorluğu'nu tehdit etmeye başlamışlardı. Bu ilk Türk ilerleyişi 1095'teki Haçlı Seferi'ne kadar sürdü. Haçlı orduları karşısında Türkler Orta Anadolu'ya çekilerek Anadolu Selçuklu Devleti'ni kurdular ve Batı Anadolu Anadolu Beylikleri dönemine kadar sürecek şekilde yeniden Bizans denetimine geçti.
    Tarihçiler Bizanslılar'ın çöküşünün bu savaş sonrasında başladığı konusunda hemfikirdirler. Türkler için ise Malazgirt Savaşı 'Türkler'e Anadolu kapılarını açan savaş' olarak tarihe geçmiştir. Ayrıca Malazgirt Savaşı Haçlı Seferleri'nin temel nedenlerinden biri olarak görülür. Batı, Bizanslılar'ın doğudaki hristiyanlığı artık koruyamadığını bu savaş sonrasında anlamıştır.

    Kaynaklar
    • John Haldon, "The Byzantine Wars."
    • Warren Tread***** "A History of the Byzantine State and Society."
    • Runciman, "History of the Crusades" (Volume One)
    Önemli Türk Savaşları Talas Savaşı - Dandanakan Savaşı - Malazgirt Savaşı - Miryokefelon Savaşı - Kösedağ Savaşı - Ankara Savaşı - İstanbul'un fethi - Otlukbeli Savaşı
    Çaldıran Savaşı - Mercidabık Savaşı - Ridaniye Savaşı - Mohaç Savaşı - Belgrad'ın Fethi - Preveze Deniz Savaşı - İnebahtı Deniz Savaşı
    I. Viyana Kuşatması - II. Viyana Kuşatması- Navarin Deniz Savaşı - Kırım Savaşı - 93 Harbi - Trablusgarp Savaşı - Balkan Savaşları - I. Dünya Savaşı - Kurtuluş Savaşı - Kıbrıs Barış Harekâtı
    Koyu olanlar birden fazla cephe içermektedir

+ Konu Cevapla
1 / 4 Sayfa 1 2 3 ... SonuncuSonuncu

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 6
    Son Mesaj: 04-06-2011, 20:28
  2. Cevaplar: 2
    Son Mesaj: 03-02-2011, 21:01
  3. Kaşgarlı mahmutun görevi nedir ?
    By Kayıtsız in forum Sorun Cevaplayalım
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 02-15-2011, 19:07
  4. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 01-13-2011, 17:59
  5. Atatürk’ün Türk Diline ve Türk Tarihine Verdiği Önem
    By güle_aşık in forum Atatürk Köşesi
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 03-04-2010, 17:46

Etiketler

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375