Elişi de yaparım kariyer de


Gündüz ne kadar yorulursa yorulsun akşam bir iki saatini elişlerine ayıran hanımlar artık daha dingin ve mutlu.


Annelerinin elişi dayatmasına şiddetle karşı çıkan "okumuş kızlar" iş hayatına girince stres atmak için tığı, şişi, yünü, boncuğu aldı eline. Gündüz ne kadar yorulursa yorulsun akşam bir iki saatini elişlerine ayıran hanımlar artık daha dingin ve mutlu.

Bir "Hayat Bilgisi" fotoğrafı gibiydi evlerimiz. Baba gazete okur, anne örgü örer, biz çocuklar ya ders çalışır ya da evin kedisiyle oynardık. Ha, bazılarımızın evinde yer alan tonton dede ve nine ayrıntısını da unutmamak gerek. Her zaman derli toplu olan evimizi ve yanan sobayı da... Çoğumuzun çocukluk yıllarına ait ev hali üç aşağı beş yukarı böyleydi. O hep birşeyler dokurken görmeye alıştığımız annemizin elindeki örgü ise genelde bizimle ilgiliydi. Ya bayrama yetişecek bir kazağı hararetle işliyor olurdu, ya da kış iyice bastırmadan yetiştirmeye çalıştığı kaşkol ve beremizi. Bizim sabırsızlığımız ise birkaç sırada bir "anne ölçsene bakalım ne kadar kalmış" şeklinde kendini gösterirdi. Bazen ufak tefek işlerinde annemize yardım ederek onun örgüye ayıracağı süreyi uzatmaya çalışırdık. Ama asıl heyecanı ve ışıltıyı kazağı sırtımıza geçirdiğimiz an annemizin gözlerinde görürdük. Sanatını seyreden bir sanatçı gibiydi hali.

Büyüdükçe annemizin ördüğü şeyler daha az heyecanlandırır oldu bizi. Mağaza vitrinlerini süsleyen hem hemen giyebileceğimiz hem de çok ucuza alabileceğimiz çeşit çeşit kazaklar, hırkalar, kaşkol ve bereler bize daha cazip gelmeye başladı. Annemiz de bu ilgisizliğimizden alınmış olacak ki şişlerini artık iplere saplayıp bir köşeye kaldırdı.

Artık her şeyin makinalarla yapılanı vardı. Tekstil sektörü teknik ataklarını yapmış, mertlik bozulmuştu. Çeyizler, makina yapımı yatak örtüleri, sehpa örtüleri ve bilumum elişleriyle doluydu. "Kız beşikte çeyiz sandıkta" anlayışı kayboldu. Nişan takıldıktan sonra çeyiz mağazalarına yapılan birkaç ziyaret gelinlik kızın çeyizini tamamlamaya yetiyordu.

Özellikle tahsilli kızlar annelerinin, anneannelerinin aksine tığ tutmayı, şiş kullanmayı öğrenmeden evleniyordu. Bir süre sonra hayatlarında birşeylerin eksikliğini hissetmeye başladılar. İş hayatı hiç de bekledikleri gibi değildi. Duyguların pek yer bulamadığı, profesyonelliğin arandığı, stresin diz boyu olduğu bir dünyaydı bu. Daha çok erkeklerin çalıştığı ortamlarda, onlarla rekabet etmesi gereken, kendini ispatlamak zorunda kalan kadınlar günün sonunda streslerini boşaltabilecekleri bir alana ihtiyaç duymaya başladılar. Hem zihni yorgunluklarını atacak hem de kadın olduklarını hatırlatacak biraz nostaljik, biraz estetik bir meşguliyet gerekiyordu. Derken örgüler, danteller, boncuklar boyamalar tekrar girdi hayatlarına.


Okumuş kızlar elişi ile barıştı

Gün içinde yaşadığı tüm gerilimi ellerine aldıkları elişleri ile unutmak isteyen "çalışan hanımlar" renkli yünler, boncuklu işlerle ya da boyama malzemeleriyle rahatlama yolunu seçiyor. O burun kıvırdıkları elişlerini ellerine almak zorunda kalmaları bir yana kırk yıllık örgücüler gibi birbirlerine model veriyorlar. Kol oyma, iki ters bir düz, pirinç örgü, ilik açma, reglan kol gibi kavramlar çalışan genç hanımların dilinde şimdi.

Özel bir üniversitede bilgisayar dersleri veren öğretim üyesi Muazzez Büyükbostancı da günlük streslerini akşam evinde örgü örerek yenmeye çalışan bir genç hanım. İnsanın bir şeyleri kendi emeğiyle ortaya çıkartabilmesinin çok güzel olduğunu düşünen Büyükbostancı yetenekleri doğrultusunda bir işle ilgilenerek ruhunu dinlendiriyor. Büyükbostancı renkli yünlerle desen oluşturarak bir şeyler yapmayı seviyor. Ona göre renk renk iplerle başkalarında varolmayan, sadece sizin el emeğinizle kendinize ait birşeyler oluşturmanız çok güzel, ya da sizin için değerli birisine verilebilecek en güzel hediye. Çünkü o hediye hayal gücünüzü, el emeğinizi yansıtıyor.

Ayrıca örgü örerken beyniniz sadece oraya odaklanıyor; örnekler, desenler arasında gidip geliyorsunuz. Olmadı, sök, tekrar dene. Ve sonunda başarı. Bu gel gitlerle uğraşırken belki zamanı o anlık unutuveriyorsunuz. Oturup tv karşısında belli belirsiz bir âlemde dolanmaktansa kendinizi yaptığınız bir işe verme tercihi bu. Günlük hayatın koşturmacası, sıkıntısı, stresi içinde akşam eve gelip de biraz zihni dinlendirmek amacıyla başvurulan en güzel yöntem.

Örgü örme hevesinin daha çok çalışma hayatına başladıktan sonra ortaya çıktığını söyleyen Büyükbostancı, bunun çalışma hayatının stresi ya da farklı birşeylerle uğraşma ihtiyacından doğmuş olabileceğini söylüyor. Öğrenciyken derslerden vakit bulup öremiyormuş. Zaten o yıllarda da gereksiz görürmüş bu tip şeyleri. Çeyiz yapmak, örgü yapmak fuzuli işlerdenmiş onun için. Ama sonra el emeği ürünler ya da kendi eliyle yaptığı şeyler daha kıymetli gelmeye, sevimli görünmeye başlamış.

Aynı üniversitenin Bilgi İşlem Merkezinde çalışan Nuray Çolak da örgü örmenin kendisi için bir zevk, bir işin üstesinden gelebilmek gibi birşey olduğunu söylüyor. İşin başında beceremezsiniz, ördüğünüz hiçbir şeye benzemez. Ama zamanla bir, iki, üç parça derken ortaya çıkan eseri görünce her bir ilmekte eseriniz daha bir güzelleşir. "Örgü örüyorum çünkü yün ve şişlerle oyalanmayı seviyorum" diyor Nuray Çolak. Düşüncelerini, zevkini, yünlerle bir nebze de olsa somutlaştırmak hoşuna gidiyor. Diğer taraftan bunu meditasyona benzetiyor o. Kafasını ve ruhunu elindeki işe odaklıyor ve günün stresini atıyor. Yaptığı herşeyi bu benim kendi eserim diyerek tatmin oluyor. Yünler, şişler de nostaljik geliyor ona. Örgü örerken annesini, babaannesini hatırlayan Çolak annesiyle birlikte başlayan bu örgü merakını çocuklarına da aktarmayı hayal ediyor.


Elişi olmasa çıldırırdım

15 yıldır Diyanet görevlisi olarak çalışan Saime Üstündağ da elişi cemaatinden. İlk iki çocuğu peşpeşe dünyaya gelmiş. Böyle olunca hem mesleğe devam edip hem de iki çocuğa bakmakta zorlanmış. Eşi de titiz biri olduğu için yemek, çamaşır, bulaşık, ütü derken kendine ayıracak zaman bulamaz olmuş. Böylece tv seyrederken ya da çocuğunu ayağında sallarken geçen vakti kendisi için bir şeyler yaptığı bir zaman haline getirmeye başlamış. İşlerini daha erken bitirebilmek için genelde aynı anda birden fazla iş yapmaya çalışan Üstündağ, tv karşısında veya çocuğunu uyuturken örgü, dantel ya da mekik yaparak dinlenmeye çalışıyor. Elişinin hayatındaki yerini "Elişi olmasa çıldırma noktasına gelirdim herhalde" sözleriyle özetliyor. Üstündağ, elişi yaptığı saatlerin psikiyatri seansları gibi geçtiğini söyleyerek, elişi sayesinde sorunlarını "kafasında kurma" tuzağından kurtulduğunu düşünüyor.


Cicili bicili şeylerle uğraşmak dinlendiriyor

Özel bir şirkette hukuk danışmanı olarak çalışan Hilâl Denizli, lise ve üniversite çağlarında annesinin boş zamanlarında elişi yapması yönündeki ısrarlarına pek sıcak bakmamış önce. "Kendi değişimime şaşırıyorum. Benim için elişi yapmak çok gereksiz bir şeydi. Babam da bu konuda beni destekler, elişi yapmak yerine kitap okumamı tavsiye ederdi. İyi bir işim olduğunda bütün o ürünleri satın alabileceğimi söyler, gereksiz yere gözümü yormamamı isterdi. Ancak iş güç sahibi olup evlenince, bir de çocuk... Artık farklı şeyler aramaya başladım" diyor. Hilâl Denizli, şimdi kalın ve renkli yünlerle çabucak biten küçük atkılar, bereler örerek yakınlarına hediye ediyor ve iş stresini bu yolla gidermeye çalışıyor.


Elişleri psikosomatik rahatsızlıkları önlüyor

İş hayatında erkekler kadar emek ve enerji harcamak zorunda kalan kadınların çok yıprandığını belirten Psikiyatr Bahadır Bakım, güçlü ve zinde görünmek için ekstra bir çaba harcadıklarını söylüyor. Duygulara hiçbir şekilde yer verilmeyen iş dünyası, kadınları normal hissiyatlarının dışına itiyor ve erkeklerden daha erkek bir yapıya kavuşmak için atağa geçiriyor. Bu da kolay değil tabii. Böylece mutsuzluk, anksiyete ve psikolojik rahatsızlıklar peşpeşe geliyor. Kadın eve gelip de kendisini rahatlatacak, doğal yapısına geçirecek bir şeylerle uğraşmazsa sorunları büyür. Eskiden beri yapmak isteyip de yapamadığı, gözünde büyüttüğü bazı el sanatlarıyla uğraşarak tekrar yenilenmeyi sağlayabilir. Bu gibi şeylerle artık daha fazla ilgileniyor olmaları nostaljiyle de açıklanabilir. Kendi eşinin de yoğun iş temposunun verdiği yorgunluğu ahşap boyama, takı yapma, üç binlik yapbozlar yapma gibi yöntemlerle atmaya çalıştığını söyleyen Bakım, kadınların iş dışında da birşeyler yapabildiğini görmesi ve göstermesi bakımından bu uğraşların önemli olduğunu söylüyor. Bakım"a göre örgü, dantel ya da sanatsal faaliyetler kadınların hayatlarındaki monotonluğu kırmalarına yardım ediyor, üzüntü veren olayları tekrar tekrar yaşamalarını engelliyor. Hatta bu bir yerde onların kendi çocukluklarını, kendi geleceklerini yaşamaları da denebilir... Bu gevşemeyle stres hormonları düzene giriyor ve psikosomatik rahatsızılıklar önlenmiş oluyor. Bu tür uğraşılar bir ibadet gibi kendi kendileriyle başbaşa kalmalarını, kendilerine zaman ayırmalarını sağlıyor. Psikiyatr Bahadır Bakım"a göre her insanın kendine zaman ayırması gerekiyor. Kendine yardım edemeyen başkasına da yardım edemez. Konuyu sirkteki cambazların üç beş topu art arda havaya atıp çevirmesi olayına benzeyen yönleriyle açıklayan Bakım, "Bu toplar mesleğimiz, özel hayatımız, ailemiz, sağlığımız vs. diyelim. Bunların her birine belirli miktarlarda dokunmazsak o düzen bozulur ve toplar yere düşer. Bunun için hayatımızdaki değerlere diğerlerinden daha az zaman harcamamalıyız" diyor.

Bakım"a göre özel hayatımızda yer verdiğimiz aktiviteleri de arada bir değiştirmek gerek. Sürekli aynı şeyi yapmak da sağlıklı olmaz. Ayrıca erkeklerin de kendilerine ait bir zaman oluşturmalarının onları dinlendirip gerginliklerini alacağını söyleyen Bakım, kendisinin de eski para koleksiyonu yaptığını söylüyor. Onları temizleyip incelerken kendisini çocuk gibi hafif hissettiğini, bütün sıkıntılarından uzaklaştığını söyleyen Bakım, model uçak yapımı, bisiklet sürme, hayvan bakımı ya da spor gibi uğraşlarla stresten uzaklaşılabileceğini söylüyor.

aksiyon