+ Konu Cevapla
1 / 4 Sayfa 1 2 3 ... SonuncuSonuncu
1 den 5´e kadar. Toplam 20 Sayfa bulundu

Tasavvuf Nedir? (Tasavvuf Hakkinda)

 FARKLI DÜNYALAR Katagorisinde ve  İnanc Dünyası Forumunda Bulunan  Tasavvuf Nedir? (Tasavvuf Hakkinda) Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. ...

  1. #1
    (•̪●)GaLaDeSTeL(•̪●) holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Mar 2007
    Bulunduğu Yer
    elf diyarı:)
    Mesajlar
    3.796
    Blog Yazıları
    60
    Tecrübe Puanı
    60879568

    focus Tasavvuf Nedir? (Tasavvuf Hakkinda)





    Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.
    Sahabe ve Tabiûn hazretleri zamanında tasavvuf adıyla ortaya çıkan herhangi bir ilim veya dinî bir akım yoktu. Aynı şekilde Tefsir, Fıkıh, Kelâm... adlarıyla tasnif edilmiş temel islâmî ilimler de mevcut değillerdi. Dolayısıyla bu ilimlerle irtibatlı olan amelî ve itikadî mezhepler ortaya çıkmamışlardı.
    Fakat gerek tasavvuf ve gerekse temel islâmî ilimlerin hepsi o devirde bir bütün olarak ve canlı bir şekilde yaşanıyordu. Sofilik tatbikatta vardı, fakat adı konmamıştı. Yoksa bazılarının zannettiği gibi sonradan ortaya çıkmış değildi. Zaten Saadet Devri’nde ilimler birbirinden henüz ayrışmamışlardı. Hepsi bir bütün olarak İslâm’ı oluşturmaktaydılar.
    Asr-ı Saadet’te temel islâmî ilimler
    Sahabe-i Kiram hazretleri, itikadî konularda Kur’an ne buyurmuş, Allah Rasulü s.a.v. neyi haber vermişse ona harfiyen iman ediyorlardı. İman hakikatlerini daha ziyade naklî delillerle ve gayet sade bir biçimde tebliğ ediyor, müşriklerin iman etmelerine vesile oluyorlardı. Fakat bu hakikatleri ihtiva eden ilme münhasıran “Kelâm” ilmi demiyorlardı. Zaten onların sade, berrak anlatımları içinde felsefe yoktu. Asr-ı Saadet müslümanları henüz doğu ve batı kaynaklı felsefeyle yüzleşmemişlerdi. O yüzden itikadî konuları felsefî bir üslupla anlatan Kelâm İlmi diye bir ilim mevzubahis olamazdı.
    Fıkhî konularda da durum bundan farklı değildi. Mesela namazın nasıl kılınacağını, zekâtın hangi maldan ne kadar verileceğini, alışverişle ilgili hükümleri o günkü müslümanlar Kur’an-ı Kerim’den ve Hz. Peygamber’den öğrenerek tatbik ediyorlardı. Fakat İslâm’ın sadece ibadet ve muamele ile ilgili konularını mevzu edinen; sistemli, metotlu, müstakil bir “Fıkıh” ilminden söz edilmiyordu.
    Tefsir İlmi de Kelâm ve Fıkıh İlmi gibi tasnif edilmiş değildi. Fakat Kur’an ayetleri nazil olur olmaz Hz. Peygamber’in emriyle vahiy kâtipleri tarafından yazılıyor ve hafızlar tarafından ezberleniyordu. Çok sayıda Kur’an hafızı yetiştirilmişti. Öyle ki, Yemame harbinde şehit olan Kur’an hafızı sahabilerin sayısı beş yüze yakındı. Bu hadise üzerine Hz. Ebubekir r.a.’ın hilafeti zamanında Kur’an-ı Kerim sayfaları toplatılarak “mushaf” haline getirilmiş, bu nüsha Hz. Osman r.a. zamanında da çoğaltılmıştı.
    Hadis ilminde ise, durum biraz daha farklıydı. Batılı müsteşrikler ve onların tesiri altında kalan müslüman yazarların iddialarının aksine, hadis-i şerifler Hz. Peygamber s.a.v.’in sağlığında bazı sahabiler tarafından Kur’an gibi yazılıyor ve ezberleniyordu.
    Gerçi Allah Rasulü s.a.v.’in mübarek sözlerinin yazıldığını beyan eden hadislerin yanı sıra, yazmayı yasaklayan haberler de vardır. Fakat son devrin büyük hadis alimlerinden Ahmed Muhammed Şakir’in de ifade ettiği gibi, yazmayı yasaklayan haberler sonradan neshedilmiş, yani yazma işi serbest bırakılmış veya Kur’an’la karışacak şekilde aynı sahifeye yazılması önlenmişti.
    Bu hakikati doğrulayan çok sayıda haber vardır. Meselâ İbn-i Saad’ın Tabakatı’nda belirtildiğine göre, Sahabe-i Kiram’dan İbn Abbas r.a. vefat ederken geriye bir deve yükü kitap bırakmıştı. Bunlar ekseriyetle Hz. Peygamber s.a.v’in hadislerini ve Sahabe kavillerini ihtiva eden kitaplardı.
    Bütün temel islâmî ilimlerin ana kaynağının Kur’an’dan sonra Sünnet olması hasebiyle, hadislerin Hz. Peygamber’in sağlığında kayda geçirilmesi büyük önem arz etmekteydi. Daha sonra bu yazılı belgeler toplanıp konularına ve sıhhat derecelerine göre tasnif edildikten sonra büyük hadis mecmualarını oluşturacaktı. Sonra da ayet ve hadislere istinat eden Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm ve Tasavvuf gibi ilimler ortaya çıkacak ve sistemli birer disiplin haline geleceklerdi.
    Saadet Asrı’nda müslümanlar içtihat da ediyorlardı. Sahabe-i Kiram hazretleri dinî konularda birbirlerinden farklı görüşler serdedebiliyorlardı. Mesela Hz. Peygamber s.a.v. bir konuda ashabıyla istişare ediyor, görüşlerini alıyordu. Ortaya çıkan görüşler bazen Allah Rasulü’nün içtihadından farklı olabiliyordu. Ama buna dayalı olarak ayrı bir mezhep ortaya çıkmıyordu. Çünkü her şeye son noktayı koyan Hz. Peygamber s.a.v. idi. O, vahyin kontrolünde ve vahiyle iç içe idi. Hâşâ yanlış yapması hiçbir şekilde söz konusu olamazdı.
    Asr-ı Saadet’te tasavvuf
    Saadet Devri’nin en belirgin vasıflarının başında zühd, takva, tefekkür ve marifetullaha dayalı hayat tarzı gelir. Hiç şüphe yok ki, Hz. Peygamber s.a.v. her hususta olduğu gibi bu hususlarda da gelmiş geçmiş bütün insanların en mükemmeli idi.
    Sahabi efendilerimiz de bu mevzuda peygamberlerden sonra en üst tabakayı oluşturuyorlardı. Tasavvuf ve tarikatın adı geçmemekle birlikte, en canlı tasavvufî yaşayış onların zamanında idi.
    Nazil olan ayet-i kerimeler müminlerin gönül ve tefekkür dünyasında büyük vakumlar meydana getiriyor, nazarlarını Allah’a çeviriyordu. Kur’an ve hadiste tasavvufun esasını teşkil eden konulara çokça yer verilmişti. İman, kalp, tevbe, zikir, ihlâs, takva, nefs, tezkiye, mücahede, muhabbet, haşyet, sabır, şükür, tevekkül, rıza, fakr, ilm-i ledün, kibir, riya, haset gibi konular bunlardan sadece bazılarını teşkil ediyordu.
    Sahabe-i Kiram hazretleri Kur’an-ı Kerim’den okudukları bu konuları önlerindeki Mürşid-i Ekmel’e bakarak yaşıyorlardı. O’nun sohbetinden aldıkları feyizle amel ediyor, nefslerini kibir, ucub, riya gibi bilumum hastalıklardan temizliyorlardı. Zikrin nuruyla kalplerini cilalayıp safileştiriyor, nafile amellerle sürekli yükseliyorlardı. Böylece ruhları kemale eriyor, tefekkür dünyaları zenginleşiyor ve marifet nurları kalplerinde tecelli ediyordu.
    Allah Rasulü s.a.v. Kur’an ahlâkına sahipti. Allah’a çok şükreder, ibadet etmekten büyük zevk alır, bazen ayakları şişinceye dek namaz kılardı. Kimi zaman namazında hıçkırıklarla ağlardı. Bazen günlerce oruç tutar, günün muhtelif saatlerinde zikirle meşgul olurdu. O’nun her hareketinde kıyamında, kıraatinde, oturuşunda, kalkışında edep, incelik ve marifetullaha dair sırlar zuhur ederdi. Mübarek kalbi üns ve vahdet nurlarıyla dolu idi. O İlm-i Ledün sultanı idi. Keşf ve müşahedenin en ileri derecesine sahipti. Cebrail Aleyhisselam O’na yerlerin ve göklerin esrarını bildiriyor, ebedi saadetin reçetesini haber veriyordu. Miraç’ta yedi kat semayı aşmış, meleklerin tutamadığı noktaları tutmuş, bütün makam ve menzilleri geçip Allah Tealâ’ya vasıl olmuştu. Dönüşte cennet, cehennem ve melekût âleminin acayip hallerini seyreylemişti. Başta Kur’an-ı Kerim olmak üzere mucizeleriyle akılları hayrete düşürmüştü.
    O’nun peygamberlik sıfatından başka bir de velilik sıfatı vardı. Peygamberlik sıfatıyla diğer bütün peygamberlerin imamı ve sonu olduğu gibi, velilik sıfatıyla da, nebiler dahil, bütün beşeriyetin en efdali idi. Ayrıca İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, Hz. Peygamber’in peygamberlik sıfatı velilik sıfatından üstün ve yüce idi.
    Mürşid-i ekmel olan Rasul-i Ekrem s.a.v.’in birkaç dakikalık sohbetiyle Sahabe-i Kiram hazretleri bir velinin ömrünün sonuna kadar ulaşamayacağı manevi makamlara yükseliyorlardı. Elde ettikleri manevi hal ve zevk ile cenneti cehennemi görmüş gibi oluyorlardı. Huzur-u şeriflerinde iken sanki başlarında bir kuş var da uçacakmış gibi, büyük bir edep ve tam bir kalbî bağlılıkla O’nu dinliyorlardı. Huzurundan ayrıldıkları zaman da yine hayallerini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz süslüyordu. Devamlı O’nunla birlikte imiş gibi O’nu düşünüyor, mübarek sözlerini, tavır ve davranışlarını hayal ediyor, her şeyleriyle O’na benzemeye çalışıyor, diğer bir ifadeyle rabıta yapıyorlardı. Allah Rasulü’nü sevdikleri kadar hiçbir beşeri sevmemişlerdi. O’nu kendi canlarından bile, aziz tutuyorlardı.
    Sahabe-i Kiram, Hz. Peygamber s.a.v.’in sohbetiyle berzaha uğramadan doğrudan doğruya zahirden hakikate geçiyor ve az bir zamanda Allah Tealâ’ya büyük yakınlık elde ediyorlardı. Çünkü onlar Hz. Rasulullah’ın irşadıyla velâyet-i kübraya mazhar olmuşlardı.
    Gerçi Sahabe-i Kiram hazretlerinde keşif, keramet gibi hadiseler az görülürdü. Belki sonradan gelen velilerin keşif kerameti daha fazla idi. Fakat Sahabe’nin makamları sonraki velilerden çok daha yüksekti. Onlara yetişebilmek neredeyse imkansızdı.
    İşte Asr-ı Saadet mslümanlarının halleri kısaca böyleydi. Yani tasavvufî hallerdi. Fakat adına henüz Tasavvuf denmiyordu.
    Saadet Asrı’ndan sonra ilimler
    Asr-ı Saadet’te müslümanlar arasında herhangi bir ihtilaf, halledilmemiş bir müşkil yoktu. Hangi konuda olursa olsun, bir müşkil olduğu zaman Hz. Peygamber s.a.v.’e müracaat edilip çözülüyordu. O dönemde akideler saf, niyetler halisti. Nübüvvet nuru tesirini devam ettiriyordu.
    Fakat Hz. Peygamber’in vefatından sonra yer yer ihtilaflar baş gösterdi. Müslümanlar ilk olarak halife seçimiyle karşılaşmış ve bu mevzuda ihtilafa düşmüşlerdi. Ardından üçüncü halife Hz. Osman r.a. şehit edilmiş (h.35/m.656) ve ondan sonra Cemel Vak’ası ve Sıffin Savaşı zuhur etmişti. Müminler üzerinde büyük tesirler ve acı hatıralar bırakan bu iç savaşlar en çok akaid problemlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuştu.
    Gerçi hadiseleri körükleyen bir kısım münafıklar istisna edilirse, birbiriyle savaşan iki taraf da farklı içtihatları sebebiyle hak ve hakikat adına savaşıyorlardı. Fakat sonuçta ortaya çıkan bu durum, huzursuzluğun yanı sıra akaidle ilgili yeni bir takım soruları da beraberinde getiriyordu.
    Öte yandan hicrî birinci asrın sonlarında Suriye, Mısır, İran, Irak gibi büyük ülkelerin İslâm topraklarının sınırlarına dahil edilmesiyle müminler çok değişik inançlarla karşılaşmışlar, doğu ve batı felsefesiyle yüzleşmek durumunda kalmışlardı. Neticede “kader” meselesinden “imamet/halifelik” meselesine kadar bir dizi konuda itikadî ihtilaflar zuhur etmişti.
    Bunlara paralel olarak Mutezile, Cebriye, Kaderiye, İmamiye (Şia) gibi Ehl-i Sünnet’in dışına çıkan birçok mezhep zuhur etmişti. Bu gibi mezheplerin sayısı alt kollarıyla birlikte sonraları yüzün üzerine çıkmıştı.
    Akaid gibi, fıkıh sahasında da ortaya çıkan yeni durum ve ihtiyaçlar yeni içtihatları gerektirmiş, tabii olarak ihtilaflar da zuhur etmişti.
    Neticede Fıkıh ve Akaid ilmine Hz. Peygamber s.a.v. zamanında hiç tartışılıp konuşulmayan meseleler girmiş, yeni fetvalar ortaya çıkmış, sonraki asırlarda işin içine akıl ve felsefe de bir ölçüye kadar dahil edilmişti. Bu hususlarla ilgili metot ve düşünce farklılıklarından dolayı ister istemez değişik fıkhî/itikadî akımlar da ortaya çıkmıştı.
    Tabii olarak bu durum karşısında Ehl-i Sünnet akaid ve fıkhının sağlam bir şekilde tespit edilmesi zaruret halini almıştı. Ayrıca söz konusu ilimler her müslümanın sürekli meşgul olması gereken hayatî önemi haiz ilimlerdi.
    Onun için devrin alimleri ilk önce bu konularda kitap ve risaleler kaleme alarak hafızalarda bulunan ilimleri tedvin ve tasnif ettiler. Tabii ki bu ilimlerin temel dayanakları Tefsir ve Hadis ilimleriydi. O yüzden hadis-i şerifler büyük bir gayretle toplanıp tasnif edilmeye başlandı. Tefsir sahasında Sahabe neslinden intikal eden berrak düşünceler kayda geçirildi. Bunların usul ve metotları belirlendi. Böylece Tefsir, Hadis, Fıkıh, Kelâm gibi müstakil ilim dalları ortaya çıkmış oldu.
    Tabii bu ilimler inkişaf ederken, içtihatlar yapılırken kolay ve sancısız olmuyordu. Yeni hareketler ortaya çıkarken yer yer cepheleşmelere de sebebiyet verebiliyordu. Hatib el-Bağdadî’nin Tarihu Bağdadî adlı eserinde belirttiğine göre, İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri içtihadına akıl ve re’yi kattığı için devrin bir kısım alimlerince dışlanmıştı. Fakat hemen belirtmek gerekir ki, onların ihtilafları ne kadar sert olursa olsun, kesinlikle heva ve arzularından konuşmuyorlar, dini bütün safiyetiyle korumak için gayret ediyorlardı.
    Öte yandan içtihatta re’ye önem verenler de, devrin felsefesini alet olarak kullananlar da, vardıkları sonucu dinin muhkem hükümleriyle telif ediyor, konuyla ilgili Kur’an ve Sünnet’ten deliller getiriyorlardı. Sonuçta içtihat yaptıkları için isabet edemeseler bile sevaba girmiş sayılıyorlardı.
    Şu da bir gerçek ki, içtihat ve ihtilaflar İslâm ümmeti için büyük bir rahmet ve genişlik olmuştur. Aksi halde günlük işlerimizin birçoğu haram ve dolayısıyla da cehennemlik sayılacaktı.

  2. #2
    (•̪●)GaLaDeSTeL(•̪●) holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Mar 2007
    Bulunduğu Yer
    elf diyarı:)
    Mesajlar
    3.796
    Blog Yazıları
    60
    Tecrübe Puanı
    60879568

    focus

    Saadet Asrı’ndan sonra tasavvuf
    Yukarıda bir nebze bahsedildiği gibi, Sahabe neslinin sonları ve Tabiûn neslinin başlarına doğru iç savaşlar dolayısıyla huzursuzluklar artmış, gündemdeki meselelerle zihinler karışmıştı. Kerbelâ vakası, Haricîlerin gaddar tutumları ve Emevîler dönemindeki siyasi gelişmeler de işin tuzu, biberi olmuştu.
    Öte yandan sürekli devam eden fetihler sayesinde ganimetler alınmış, refah ve zenginlik artarak müslümanların hayat standardı yükselmişti. Böylece Saadet Devri’nde görülmeyen, bir anlamda lüks sayılabilecek bir hayat tarz ve telakkisi ortaya çıkmıştı. Bu, şimdiki neslin aksine o günkü neslin hiç de alışık olmadığı bir durumdu. Saadet Devri’nde Hz. Fatıma r.a.’ın edindiği bir çul vardı. Yatarken altlarına serseler üstleri, üstlerine serseler altları açıkta kalırdı. (Bugün ise, bir hadis-i şerifte belirtildiği gibi, maddi imkan olmadan müminlerin imanlarını muhafaza etmeleri bile son derece zorlaşmıştır.)
    Daha ziyade hicrî II./miladî VIII. asırda ortaya çıkan bu dünyevîleşme, siyasileşme, yabancılaşma, bid’atlerin zuhuru ve dine karşı bir derece lâkaytlık, devrin zühd ve takvaya önem veren müminlerini, diğer bir ifadeyle zahidleri incitmişti. Onlar, Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin tertemiz, berrak akidelerine sarılarak dünyanın yalancı yüzünden el etek çektiler. Kendilerini ilme, ibadete, Kur’an ve Sünnet’te üzerinde durulan derunî hayata verdiler. Zühd ve takvaya bürünerek gayet sade bir hayat yaşadılar. Bu arada gayet tesirli vaazları, insanları ağlatan ateşli konuşmalarıyla halkı irşad ettiler.
    Bu grubun arasında devrin büyük alimlerinden Hasan Basrî Hazretleri (ö. 110/728), mücedditlerden kabul edilen Emevîler’in devlet başkanı Ömer b. Abdülaziz Hazretleri (ö. 101/719), aşıklardan Rabiatu’l-Adevî Hazretleri (ö. 185/804) gibi simalar da vardı.
    Hicrî birinci-ikinci asırda yaşayan bu zahidlerin dönemine “zühd dönemi” adı verildi. Bu dönem, tasavvufun özünü ve başlangıcını oluşturuyordu. Söz konusu zahidler, aynı zamanda Sahabe devrinde zühd ve takvalarıyla öne çıkmış Ehl-i Beyt, dört büyük halife, Suffa Ashabı, Tabiûn’dan Üveys el-Karanî gibi şahıs ve zümrelerin de bir bakıma devamıydılar.
    Hicrî 200/815 senelerinden itibaren olgunlaşan zühd hayatı Tasavvuf cereyanını doğurdu. Amel, ibadet, ahlâk, nefsle mücahede ve istikametin ön plâna çıktığı zühd devrinden sonra yaşadıkları manevi tecrübelerle zenginleşen sofiler, birikimlerini Kur’an ve Sünnet ekseni etrafında izah ederek, yeni kitaplar telif ettiler. Tefsircilerin yorumlarına, hadisçilerin rivayetlerine, fakihlerin içtihatlarına kendi ruhanî tecrübelerini, aşklarını, şevklerini, vecdlerini, keşfî-manevi bilgilerini, Allah Tealâ Hazretleri’ni sevmek, tanımak ve O’na yakınlaşmakla ilgili marifetlerini de ilave ederek farklı ekoller geliştirdiler. Sahabe ve Tabiûn devrinde olduğu gibi, amel ve ibadetleri ihlâs, itikat, marifetle birleştirerek manevi derinliği canlı bir şekilde devam ettirdiler.
    Böylece, Fıkıh, Kelâm, Tefsir ve Hadis alimlerinin yaptıkları gibi, sofiler de Kur’an ve Sünnet’e dayanan amelleriyle, derunî/manevi tecrübelerinden çıkardıkları içtihatlarıyla ve yazdıkları eserleriyle özel konusu, hedefi, metodu ve ıstılahları olan Tasavvuf ilmini sistemleştirip, müstakil bir ilim ve amel yolu haline getirdiler.
    Sofi ismi, tasavvuf tarihinin ilkleri
    Bu kutlu zatlar, peygamberlerin de giyindiği gayet mütevazi bir elbise olan “sûf” (yün) elbise giydikleri için, yaygın olan kanaate göre, kendilerine “sûfî” adı verildi. “Tasavvuf” kelimesi de “sûf” kelimesinin değişik istihalelerinden türeyen bir isim olarak böylece tarihe geçti.
    Tarihçilerin tespitine göre, ilk sûfi (veya halk dilinde “sofi”) ismini alan zat, Ebu Haşim Sûfî’dir (ö.150/767). İlk tekke de Suriye’nin Reml şehrindeki Ebu Haşim Tekkesi’dir. Fena-beka, cezbe, sülûk ve sair bir kısım isimler de her ne kadar tasavvuf ismi gibi sonradan ortaya çıkmış ise de, İmam-ı Rabbanî Hazretleri’nin de beyan ettiği gibi, hakikatleri itibariyle hepsi Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e dayanmaktadır. Sofiler sadece bu gibi halleri anlatabilmek için muhtelif isim koymuşlardır.
    O devirde İbrahim b. Edhem, Fudayl b. İyaz, Cüneyd-i Bağdadî, Bişr-i Hafî (Allah cümlesinin sırrını mübarek kılsın) gibi çevrelerinde manyetik alanlar meydana getiren büyük veliler, etraflarına halkı topluyor, sonra da Rasul-i Ekrem s.a.v.’in evrad ve ezkârını onlara ders olarak veriyorlardı. Böylece, bu müstesna zatlar sayesinde yeniden gönüller Allah’a teveccüh ediyordu.
    Temel bir kaide olarak “Mahlukatın nefesleri adedince Hakk’a ulaştıran yollar vardır.” Hepsi Kur’an ve Sünnet’e dayanan bu yollardan bazıları giderek sistemleşmeye başlıyordu. Müteakip asırlarda bunlardan her biri, tasavvufun içerisinde birbirinden güzel kolları oluşturacaktı. Nitekim Şah Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî Hazretleri’nin yaşadığı hicrî VI. miladî XII. asırdan itibaren farklı irşad usulleriyle tarikatlar zuhur ederek Kadirîlik, Rufaîlik, Mevlevîlik, Nakşîlik gibi tarikatlar kuruldu ve İslâm dünyasının dört bir yanını nura gark ettiler. Allah onlardan razı olsun.
    Sonuç itibarıyla; Fıkıh, Kelâm, Tefsir, Hadis, Tasavvuf ve sair ilimlerin her biri dinin kendisinden başka bir şey değildir. Bunlar her ne kadar müstakil birer ilim haline gelseler de, tek bir tanesini bile şeriattan ayrı düşünmek dalâlettir. Zira bunlardan herhangi birini şeriattan ayrı düşünmek Kur’an ve Sünnet’in bir bölümünü yok saymaktır. Akaid veya Kelâm ilmi olmasa ortada din ve inanç esasları diye bir şey kalmaz. Fıkıh olmasa, Hakk’a nasıl ibadet edileceği ve kullar arasında nasıl muamele edileceği anlaşılmaz. Tasavvuf olmasa, bütün ibadetlerin ruhu yok olur ve ibadetler sadece şekillerden ibaret hale dönüşerek boşa gider. Nefs ve şeytanın hileleri bilinip onlara karşı tavır alınmadığı için de din-iman yıkılmaya mahkûm olur. Tefsir ve Hadis ilmi olmasa zaten diğer ilimler hiç olmaz.
    O bakımdan bir müminin Akaid, Fıkıh ve Tasavvuf ilimlerini hiç değilse ihtiyaç miktarınca öğrenmesi farzdır. Zira dinin müstakim olarak yaşanması ancak bu ilimleri öğrenmekle mümkün olabilir __________________

  3. #3
    (•̪●)GaLaDeSTeL(•̪●) holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Mar 2007
    Bulunduğu Yer
    elf diyarı:)
    Mesajlar
    3.796
    Blog Yazıları
    60
    Tecrübe Puanı
    60879568

    focus Tasavvuf ve tarikat

    Tasavvuf ve tarikat
    hekimoğlu ismail

    "Kendinden (bütün nefsî arzularından) kurtulup da bir zindenin (mürşid-i kâmilin) gönlüne ülfet peydâ eden kimselere ne mutlu!"
    Hz. Mevlânâ
    Tasavvuf ve tarikat "ruhanî bir talimdir".
    Aynı manaya gelen bu iki kelime, insanın manevî dünyasını yoğurur.
    Beden, yani madde belli, herkes tarafından biliniyor. Maneviyat ise o kadar belli değil. Ruh, bizim maneviyatımızdır. Fakat onun hakkında yeterli bilgimiz yoktur.
    Tarikatın özü, zikirden zevk almaktır.
    Tarikata giren insana denebilir ki, "Salavat çek, tövbe istiğfar ve zikirle meşgul ol." Aynı şeyi, yani aynı zikri iki kişi yapar; birine yaptığı zikirden bıkkınlık gelir, diğeri şevk ve heyecan içinde zikre devam eder.
    Zikri herkes çekebilir amma, zevk alma meselesi başkadır.
    Adamın işi yorucudur. Eve geldiğinde yorgundur. Açtır. Uykusuzdur. Yatsı namazından sonra abdestini alır, kıbleye döner, namazda oturur gibi oturur. 'Allah' demeye başlar. Yorgunluğunu, açlığını, uykusuzluğunu unutur. Zikirle meşgul olur. Bu hali yakalamaya çalışmak, tarikattır. Tarikat, yol demektir. Manevî yol... Kalp ayağıyla tekâmül etmek, kalbin ayağıyla yürümek...
    Tarikatın ruhu zevktir. O zevk, insanı yakalar, zikir dünyasının içine çeker. Adam çalışırken, gezerken, uyurken o zikir âleminin içindedir. Bir nevî rüya âlemindedir.
    Tarikat hakkında yazılmış çok kitaplar vardır. Bu kitaplar konunun teknik yönünü anlatır. Bu kitapları okuyarak, tarikat hakkında bilgi ediniriz.
    Fakat bal kavanozunu yalayarak, içindeki balın tadını anlamaya çalışmak nasıl mümkün değilse, böyle kitapları okuyarak da tarikatın tadını almak mümkün değildir.
    Tarikat öğretilmez, öğrenilir.
    Tarikat bilgi değildir, ruh halidir. Onu, yaşayan bilir...
    Bir zamanlar, tarikatlar, zikirler yasak edildi. Sonuç değişmedi. Rusya'da komünizm ilan edilince dinî faaliyetlere şiddetle yasak getirildi. Tarikattan, tasavvuftan nasibi olanlar, birbirlerine dilini oynatmadan "Allah" demesini öğütledi.
    "Allah" kelimesi kadar tekrarlanan başka bir kelime yok. Allah dedikçe insanın daha çok 'Allah' diyesi geliyor... Bu isimde öyle bir sır var ki, anlatılamaz...
    Bu ismin kerametleri, mucizeleri anlatılamaz...
    Bir noktayı belirtmekte zaruret var; haramlar zikre mani olur... Herhangi bir haramı işleyen ve işlemeye devam eden, zikirden zevk alamaz. Nasıl ki göz, insanın dünyaya açılan penceresidir, nasıl ki ağzımız gıdaların kapısıdır; gözünü kapayan dünyayı göremez, ağzını kapayan gıda alamaz... Haramlar da maneviyat kapılarını kapar, o şahıs zikirden zevk alamaz.
    Zikir, manevi nimettir. Manevi gıdadır. Helal kapılardan girer, harama yaklaşmaz.
    Zikirden zevk almanın diğer bir yolu da, tıka basa yemek yememek, mümkün olduğunca açken zikir yapmaktır. Beden kuvvet kazandıkça ruh zayıflar, ruh kuvvet kazandıkça beden incelir...
    Bu yazıları yazarken, tarikattan uzak kalmanın acısını çekiyorum. Hiç kimseye yardımcı olamayacağımı bilmenin azabı içinde daha fazlasını yazmaktan, başka sözler söylemekten vazgeçiyorum...

  4. #4
    (•̪●)GaLaDeSTeL(•̪●) holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Mar 2007
    Bulunduğu Yer
    elf diyarı:)
    Mesajlar
    3.796
    Blog Yazıları
    60
    Tecrübe Puanı
    60879568

    focus Tasavvuf Nedir?

    Tasavvuf, kalbi saf yapmak, kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Tasavvuf hâl işi olduğu için, yaşayan bilir, tarif ile anlaşılmaz.

    Tasavvuf ilmi, kalb ile yapılması ve sakınılması gereken şeyleri ve kalbin, ruhun temizlenmesi yollarını öğretir. Buna (Ahlak ilmi) de denir.

    Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir. Birkaçı şöyle:

    Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.

    Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.

    Tasavvuf, nefsin iman ve itaat etmesi, bütün ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır. Allahü teâlânın lütuf ve ihsanı ile daha yükseklere çıkanlar da olur.

    Tasavvuf, fâni olan her şeyden yüz çevirip, baki olana bağlanmaktır.
    Tasavvuf, İslam ahlakı ile süslenmektir.
    Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir.

    Tasavvuf, baştan başa edeptir, tamamen edepten ibarettir.
    Tasavvuf, kadere rızadır.
    Tasavvuf, Hak teâlâya inkıyaddır, kayıtsız şartsız teslimiyettir.

    Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.
    Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmaktır.

    Tasavvuf, namaz, oruç ve geceleri ibadet etmek demek değildir. Bunları yapmak her insanın kulluk vazifesidir. Tasavvuf, insanları incitmemektir. Bunu yapan, vasıl olmuş, yani maksada kavuşmuştur.

    Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.

    Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.

    Tasavvuf, ızdırap çekmektir. Sükun ve rahatlıkta, tasavvuf olmaz. Yani, aşıkın maşuku aramaya çalışması, maşuktan başkası ile rahat etmemesi gerekir.

    Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.

    Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hasıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

    Tasavvuf, herkese merhametli olmak ve ruhsat olan ameli terk etmektir.

    Tasavvuf, Allahü teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
    (Allahü teâlâyı görür gibi ibadet et! Sen Onu görmüyorsan da, O seni görüyor.) [Buhari]

    (Bir kimse, iki salih komşusundan nasıl utanıyorsa, gece gündüz, kendisi ile beraber olan iki melekten de öyle utanmalıdır!) [Beyheki]

    Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? Yanındaki iki meleğin, günah ve sevapları tespit etmekle görevli olduğunu yakînen bilen kimse, kötü işler yapabilir mi?

    Tasavvufun yediyüzden fazla tarifi yapılmıştır. Hepsinin özü ehemmi, mühimme tercihtir. Yani çok önemli işi, önemli işten önce yapmaktır.

    Ağlayan bir kimse görsek, hangi üzücü şeyin bu kimseyi ağlattığını bilemeyiz. Eğer ayağına diken battığı için ağlıyorsa, diken bize batmadığı için, ona verdiği ızdırabı anlayamayız. Bir delinin, ne için güldüğünü bilemeyiz. (Şunun için gülüyorum) dese bile, o hadise deliye tesir ettiği gibi bize tesir etmez. Aşığın hâli bir başkadır. Tasavvuf da böyle bir hâl işi olduğu için biz bilemeyiz.

  5. #5
    (•̪●)GaLaDeSTeL(•̪●) holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust Baktabul'un Çılgını holocoust - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Mar 2007
    Bulunduğu Yer
    elf diyarı:)
    Mesajlar
    3.796
    Blog Yazıları
    60
    Tecrübe Puanı
    60879568

    focus T A S A V V U F

    Bidayette tasavvuf sofi bican olmaya derler
    Nihayette gönül tahtında sultan olmaya derler

    Tarikatte ibarettir tasavvuf mahv-ı suretten
    Hakikatte saray-ı sırda mihman olmaya derler

    Bu abu kil libasından tasavvuf ari olmaktır
    Tasavvuf cismi safi nur-ı Yezdan olmaya derler

    Tasavvuf lem’ayı envar-ı mutlaktan uyarmaktır
    Tasavvuf ateş-i aşk ile suzan olmaya derler

    Tasavvuf şerait name-i hestiyi dürmektir
    Tasavvuf ehli iman olmaya derler

    Tasavvuf arif olmaktır hakimen adetullaha
    Tasavvuf cümle ehli derde derman olmaya derler

    Tasavvuf ten tılsımın ism miftahıyla açmaktır
    Tasavvuf bu imaret külli viran olmaya derler

    Tasavvuf sofi kali tebdil eylemektir bil
    Tasavvuf her söz ki söyler ab-ı hayat olmaya derler

    Tasavvuf ilm-i tabirat-ü tevilatı bilmektir
    Tasavvuf can evinde sırrı sübhan olmaya derler

    Tasavvuf hayret-i kübrada mestü valih olmaktır
    Tasavvuf Hakkın esrarında hayran olmaya derler

    Tasavvuf kalb evinden masivı gidermektir
    Tasavvuf kalbi mümin arşı Rahman olmaya derler

    Tasavvuf her nefeste şarka vü Garba erişmektir
    Tasavvuf bu kamu halka nigehban omaya derler

    Tasavvuf cümle zerratı cihanda Hakk’ı görmektir
    Tasavvuf gün gibi kevne nümayan olmaya derler

    Tasavvuf anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
    Tasavvuf alem-i akla Süleyman olmaya derler

    Tasavvuf uryet-i vüska yükün can ile çekmektir
    Tasavvuf mahzar-ı ayat-ı gufran olmaya derler

    Tasavvuf ismi azamla tasarruftur bütün kevne
    Tasavvuf camii ahkamı Kuran olmaya derler

    Tasavvuf her nazarda zatı Hakka nazır olmaktır
    Tasavvuf sofiye her müşkil asan olmaya derler

    Tasavvuf ilmi Hakka sinesini mahzen etmektir
    Tasavvuf sofi bir katreyken umman olmaya derler

    Tasavvuf küllü yakmaktır vücudun nar-ı la ile
    Tasavvuf nur-ı “illa” ile insan olmaya derler

    Tasavvuf on sekiz bin aleme dopdolu olmaktır
    Tasavvuf nuh felek emrine ferman olmaya derler

    Tasavvuf “kul kefa billah” ile davet dürür halkı
    Tasavvuf irci’i lafzıyla mestan olmaya derler

    Tasavvuf günde bin kere ölüp yine dirilmektir
    Tasavvuf cümle alem cismine can olmaya derler

    Tasavvuf zat-ı insan zat-ı Hakk’da fani olmaktır
    Tasavvuf “kurbu ev edna”da pinhan olmaya derler

    Tasavvuf canı canane verip azade olmaktır
    Tasavvuf can-ı canan can-ı canan olmaya derler

+ Konu Cevapla
1 / 4 Sayfa 1 2 3 ... SonuncuSonuncu

Benzer Konular

  1. Tasavvuf ve Ramazan
    By Kahramankentli in forum İnanc Dünyası
    Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 07-22-2011, 10:40
  2. Tasavvuf,Dini,Hakikat,İslami Bilgi / Tasavvuf ve Şeyhlik...
    By KARLALESİ in forum İnanc Dünyası
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04-19-2009, 21:22
  3. Cevaplar: 1
    Son Mesaj: 03-07-2008, 18:11
  4. Tasavvuf v.3
    By MSaygın in forum İslami programlar
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 02-03-2008, 05:32
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 01-13-2008, 23:45

Etiketler

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375