+ Konu Cevapla
1 den 5´e kadar. Toplam 5 Sayfa bulundu

İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914)

 Biyografi Katagorisinde ve  Iz Bırakanlar Forumunda Bulunan  İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914) Konusunu Görüntülemektesiniz.=>İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914) Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı ...

  1. #1
    Webmaster ? Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir Baktabul'un Çılgını Misafir - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu Yer
    Misafir
    Mesajlar
    2.665
    Blog Yazıları
    3
    Tecrübe Puanı
    102182702

    Tanımlı İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914)





    İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914)


    Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır.
    Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne gitti.
    Gaspralı bu dönemde en çok etkisinde kaldığı olay Ruslar’ın özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır.
    Okuldan ayrılan Gaspralı Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da Dereköy mektebine tayin edildi, burada da iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başladı.
    Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı.
    Gaspralı’nın en büyük hedeflerinden biri İstanbul’a gitmekti. İstanbul’a giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris’e giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı. Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kaldı.
    İsmail Bey, Paris’ten İstanbul’a gitmiş fakat bir türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi.
    Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı.
    Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.
    "TERCÜMAN"
    Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.
    Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı.
    Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaştı. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleleriyle yakında ilgileniyordu. Bu aynı zamanda Dilde birlik fikrinin hayata geçmesi aynı dilin kullanılmasında önemli bir misyon yerine getirilmesi anlamına geliyordu.
    1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır.
    MÜSLÜMAN İTTİFAKI
    Tercüman gazetesi sayesinde geçmişte hayali olan Dilde birlik fikrinin yanısıra usu-ü Cedid okulunu da oluşturan ve yaygınlaştıran Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadı. Eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdi. (1906).
    "Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırdı. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etti. 1910'da ise Hindistan'a gitti ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlattı. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti. Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.
    Konu alos tarafından (06-26-2007 Saat 21:30 ) de değistirilmistir.

  2. #2
    Onursal Üye Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını Safak Baktabul'un Çılgını
    Üyelik Tarihi
    Feb 2007
    Bulunduğu Yer
    !
    Mesajlar
    10.944
    Blog Yazıları
    2
    Tecrübe Puanı
    16232875

    new gaspıralı ismail

    gaspıralı ismail

    Gaspıralı İsmail

    “Eğer millete yardım etmek istiyorsan elinden gelen işten başla”

    1851-1914
    1774 Küçük Kaynarca Antlaşması sonucu,Osmanlı himayesinden ayrılıp,1783 yılında Rus işgaline maruz kalan Kırım yarımadası sürgün ve göçlerle sarsılırken, büyük fikir adamı Bey, Ruslaştırma politikalarına karşı yayın yoluyla faaliyete geçmiştir. Gaspıralı, 1881'te "Tonguç" isimli broşürü yayınlamıştır. 8 Mayıs 1881'den itibaren her ay başka ad altında "Şafak", "Kamer", "Yıldız", "Güneş", "Mirat-ı Cedit (Yeni Ayna)" broşürlerini yayınlamaya devam etmiştir. Bey, 1883 yılında büyük çabalar sonucu "Tercüman" gazetesini yayınlamaya başlamıştır. Tercüman, sadece Kırımda değil Kafkasya'da, Kazan'da, Türkistan'da okunmaya başlamıştır. Bütün Türk-İslam alemini uyandırmaya, ayağa kaldırmaya çalışan Gaspıralı bu konuda şöyle yazmaktadır:

    "Sönmüş kalpleri ne ile yandırmalı? Basireti kesmiş perdeleri ne ile kötermeli (kaldırmalı)? Gaflet sahrasında serilip kalmış koca bir milleti ne ile ayağa turguzmalı(kaldırmalı)?".

    Bey'in büyük ideali; bütün Türklerin her sahada birleşmesini, büyük bir kitle ve kuvvet meydana getirmesini sağlamaktır. Bu uğurda çalışmalarını sürdüren Gaspıralı'nın, Türk dünyasının birleşmesi için ortaya attığı "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" şiarı hiçbir zaman önemini yitirmemiştir. Gaspıralı o dönemde, Kırım'dan göçlere de şiddetle karşı çıkmış, bu konuda Tercüman da şunları yazmıştır:

    "Bineceğiniz gemiler, Karadeniz'in coşkun merhametsiz dalgalarını zor aşacaktır. Karşılaşacağınız hastalıklar ve zorluklara, bulacağınız çareler ehemmiyetsiz kalacaktır. Gideceğiniz yerlerin tabiat ve iklim şartları başka olacaktır. Oralarda ki hazırlıklar kifayetsiz kalacaktır.

    Aziz kardeşler!

    Satmak kolay, almak zordur. Gitmek kolay, dönmek zordur. Yıkılmak kolay, kalkmak zordur".

    Tercüman Gazetesi, Rusya'daki Türklerin gözü, kulağa, kalbi olmuştur. Gaspıralı bu gazete yoluyla ortak bir Türk dili oluşturmaya da çalışmıştır. Bey, fikir adamlığı yanında Türk Dünyasının en büyük gazetecisidir de. Basının önemini çok iyi kavrayan Gaspıralı Tercüman'ın yanında, hanımlar için, kızı Şefika Gaspıralı'ya "Alem-i Nisvan"ı (Kadınlar Alemi) çıkarttırmıştır. Bu dergi Türk dünyasında ki ilk hanım dergisi olma özelliğini taşımaktadır.



    Şefika Gaspıralı'nın çıkarttığı ilk hanım dergisinden sayfalar

    Gaspıralı çocuklar içinde, "Alem-i Sıbyan" ve mizah dergisi "Ha!, Ha!, Ha!"yı çıkarmıştır. Bu dergi ve gazeteler yoluyla Gaspıralı sesini bütün Türk-İslam dünyasına duyurmaya çalışmıştır. İsmail Gaspıralı 11 Eylül 1914 tarihinde Bahçesaray şehrinde ki evinde vefat etti.

    Ruslar, Gaspıralı’nın ölüsünden bile korktukları için, mezarı yok etmişler, Kırım Türkleri vatanlarına döndükten sonra mezarın yerini tahmini olarak tespit ederek, buraya bir mezar yaptırıp taştan bir kitabe koymuşlardı.

    Doğmuşam ben Avcıköy’de

    Bin sekizyüz elli birde

    Mekanımdır Bahçesaray

    Mezarım kimbilir nerede ?


    Gaspıralı'nın Evi

    Gaspıralı'nın Sembolik Mezarı


    Gaspıralı, Türklüğün geleceğini, nasıl ki bir asırdan fazla bir zaman önce görmüşse, mezarının da bir gün Ruslar tarafından yok edileceğini sanki sezerek bu şiiri yazmış. Ruslar, belki Gaspıralı’nın mezarını yok etmişlerdi ama, o fikirleri ile dünya üzerinde yaşayan 250 milyon Türk’ün kalbinde ve kafasında layık olduğu yeri aldı.

    KIRIM
    Yazan: GASPIRALI İsmail

    Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

    Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag.

    Kelir suvlar yaylalardan, ne güzeldir boyları,

    Altın aşlık tarlaları, kozuları koyları.

    Öter kuşlar saba-akşam, olur yazda gülistan,

    Er ne taraf göz idersen-altın aşlık, bag-bostan.

    Pek güzeldir ab-avası, yay ve cay, ve yay,

    Şeerlerinin eskileri – Karasuv, Bagçasaray.

    Dop-dolu edi halkımızla Yeşil ada bir zaman,

    Az degildi yurtumızda Menla-batır, karaman.

    Zeval keldi, yurt bozulhdu, kaç ve köç aldav ile,

    Gitti halklar, geldi yadlar başka al ve dil ile.

    Unutmanız çocuklarım, Kırım sizin vatandır,

    Saip olunuz bu vatana çalışıp edep ile.

    Buna “Yeşil ada” derler, yüce maali Çatırdag,

    Bunın bir tarafı çöldir, bir tarafı bagça bag.




    ESERLERİ

    Hazırlayan: Inci Bowman
    Seri Yayınlar:
    Tercüman/Perevodchik. Bahçesaray, 1883-1918.
    Alem-i nisvan [Kadın Dünyası]. Bahçesaray, 1906-1910.
    Alem-i sibyan [Çocukların Dünyası]. Bahçesaray, 1906-1912?
    Al-Nahdah/La Renaissance ["ennehda", Uyanış]. Cairo, 1908
    Kha! Kha! Kha! [Ha! Ha! Ha!]. Bahçesaray, 1906- ?
    Kitaplar ve Kitapçıklar:
    Russkoe Musul'manstvo [Rusya Müslümanları]. Simfereopol, 1881.
    Salname-i Türki [Türk Yıllığı]. Bahçesaray, 1882.
    Mirat-ı Cedid [Yeni Ayna]. Bahçesaray, 1882.
    Hoca-ı Sibyan. Bahçesaray, 1884. 3. tab. 1892; 7. tab 1898.
    Avrupa Medeniyetine bir Nazar-ı Muvazene [Avrupa Medeniyetine Dengeli Bir Bakış]. Bahçesaray, 1885.
    İslamlara dair Nizamlar ve İmtiyazlar. Bahçesaray, 1885.
    Rusya Coğrafyası. Bahçesaray, 1885.
    İki Bahadır. Bahçesaray, 1886.
    Kıraat-i Türki [Türkçe Okuma Kitabı]. Bahçesaray, 1886. 2. tab. 1894.
    Maişet Muharebesi [Hayat Mücadelesi]. Bahçesaray, 1886.
    Halera Vebası ve Onun Deva ve Darusu [Kolera Vebasi ve Onun Deva ve Bakimi]. Bahçesaray, 1887.
    Bahtiyar Nazım. Bahçesaray, 1889.
    Atlaslı Cihanname. Bahçesaray, 1889.
    Medeniyet-i İslamiye. Bahçesaray, 1889.
    Garaib-i Adat-i Akvam [Kavimlarin Garip Adetleri]. Bahçesaray, 1890.
    Arslan Kız. Bahçesaray, 1894.
    Mektep ve Usul-i Cedid Nedir? Bahçesaray, 1894.
    Risale-i Terkib. Bahçesaray, 1894.
    Russko-Vostochnoe Soglashenie [Rus-Doğu İlişkileri]. Bahçesaray, 1896. İngilizce terc. Edward J. Lazzerini. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 110-124.
    Hesab. Muhtasar İlm-i Hesab ve Mesa'il-i Hesabiye [Muhtasar Hesab 'Aritmetik' ve Hesap Problemleri]. Bahçesaray, 1897.
    Her Gün Gerek Zakonlar [Hergün İhtiyaç Duyulan Kanunlar]. Bahçsaray, 1897.
    Şara'it al-Islam [İslamın Şartları]. Bahçesaray, 1897.
    Rehber-i Mu'allimin, yani Mu'allimlere Yoldaş. Bahçesaray, 1898.
    Rehber-i İslamiye. Bahçesaray, 1898.
    Türkistan Uleması [Türkistan Alimleri]. Bahçesaray, 1900, 1901?
    Mevlud-i Cenâb-ı Hazret-i Ali [Hazret-i Ali Mevludu]. Bahçesaray, 1900.
    Beden-i İnsan. Bahçesaray, 1901.
    İran. Resimli Mecmua. Bahçesaray, 1901.
    Mebadi-yi Temeddün-i Islamiyan-i Rus [Rusya Müslümanlarının Medenileşmesinin Başlangıçları]. Bahçesaray, 1901. İngilizce tercümesi Edward Lazzerini'nin "Gadidism at the turn of the twentieth century: a view from within," (Cahiers du monde russe et sovietique 16 (2): 245-77, 1975) isimli yayınında.
    Meşhur Payitahtlar [Meşhur Başkentler]. Bahçesaray, 1901.
    Usul-i Edeb. Şark ve Garb Kaideleri [Nezaket. Doğu ve Batı Kaideleri]. Bahçesaray, 1901.
    Zoraki Tabib. Bahçesaray, 1901.
    Malumat-ı Nafia [Yararlı Bilgiler]. Bahçesaray, 1901.
    Tashih-i Akaidden [Akait'e dair düzeltmeler]. Bahçesaray, 1901.
    Temsilat-ı Krilof [Krilof Temsilleri]. Bahçesaray, 1901.
    Asyada Komşularımız. Bahçesaray, 1903.
    Dâru-l Rahat Müslümanları [Rahat Ev Müslümanları]. Bahçesaray, 1906.
    Müslüman Kongresi. Bahçesaray, 1909.
    Makaleler:
    "Türk yurducularına" Türk Yurdu 1: 190-95, 1328 [1912]
    "Hind yolundan," Türk Yurdu 1: 307-10, 1328 [1912].
    "Hind'den dönerken" Türk Yurdu 1: 369-71, 1328 [1912]
    "Muhaceret muntazama" [Düzenli göçler].Türk Yurdu 1: 706-13, 1328 [1913]
    "Maşinalı mektep" [Makinalı mektep]. B. Şeref. Gani Bey. Orenburg, 1913, s. 126-28.
    [Ayrıca, Gaspıralı'nın Tercüman gazetesinde ve diğer seri yayıinlarında çıkan yüzlerce makalesi vardır.]

    · İsmail Bey Gaspıralı' nın yayın listesi, Sayın İbrahim Otar'ın yardımıyla İnci Bowman tarafından hazırlanmıştır. Edward J. Lazzerini'nin "Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1879-1914," (University of Washington, 1973, s. 295-98) başlıklı doktora tezine dayanmaktadır.



    HAKKINDA YAZILANLAR
    İsmail Bey Gaspıralı'ya Dair Seçilmiş Yayınlar

    Hazırlayan: Inci Bowman *.
    Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998.
    Battal-Taymas, A. "Ben onu gördüm; İsmail Gaspıralı hakkında notlar," Türk Yurdu 6(69): 648-52, 1968.
    Bennigsen, Alexandre A. Ismail Bey Gasprinski (Gaspraly) and Origins of the Jadid Movement in Russia. Oxford: The Society for Central Asian Studies, 1985. (Reprint Series no. 6; Gaspıralı'nın Russkoe musul'manstvo [Rusya Müslümanları], 1881, Rusça metni ile)
    Bennigsen, Alexandre ve C. Lemercier-Quelquejay. La presse et le mouvement national chez les musulmans de Russie avant 1920. Paris: Mouton, 1964.
    Burbiel, G. "Die Sprache Ismail Bey Gaspyralys." Doktora tezi, Hamburg Üniversitesi, 1950.
    Devlet, Nadir. İsmail Bey Gaspıralı (1851-1914). Ankara: Başbakanlık Basımevi, 1988.
    ---------. Rusya Türklerinin Milli Mücadele Tarihi, 1905-1917. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1985.
    Ekinci, Yusuf. Gaspıralı İsmail. Ankara: Ocak Yayınları, 1997.
    Fahreddin, Rizaeddin. "Ismail Bey Gasprinski, 1851-1914," Şura, Nos. 21-24 (1 Kasım-15 Aralık 1914). İnglizce terc., Alan W. Fisher. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 127-52.
    Fisher, Alan W. "A Model Leader for Asia, Ismail Gaspirali." The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s. 29-47.
    Hablemitoğlu, Şengül ve Necip Hablemitoğlu. Şefika Gaspıralı ve Rusya'da Türk Kadın Hareketi (1893-1920). Ankara: Ajans-Türk Matbaacılık, 1998.
    Kerim, İsmail Asanoğlu. Gasprinskiynin 'Canlı' Tarihi, 1883-1914 Akmescit: Tarpan, 1999.
    Kırımer, Cafer Seydahmet. Bey. Istanbul, 1934.
    Yeni baskı: Avrasya Bir Vakfı Yayınları, No. 2 (Istanbul, 1996).
    Kırımal, Edige. "İsmail Bey Gaspıralı," Dergi 16(62): 60-64, 1970.
    Kırımlı, Hakan. National Movements and National Identity among the Crimean Tatars (1905-1916). Leiden: E. J. Brill, 1996.
    --------. Kırım Tatarlarında Milli Kimlik ve Milli Hareketler (1905-1916). Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1996.
    Kuttner, Thomas. "Russian Jadidism and the Islamic World; Ismail Gasprinskii in Cairo, 1908" Cahiers du monde russe et sovietique 16 (3-4): 383-424, 1975.
    Lazzerini, Edward James. "Ismail Bey Gasprinskii and Muslim Modernism in Russia, 1878-1914." Yayınlanmamış doktora tezi. Seattle: Washington Üniversitesi, 1973.
    --------. "Gadidism at the Turn of the Twentieth Century: a View from within," Cahiers du monde russe et sovietique 16 (2): 245-277, 1975.
    --------. "From Bakhchisarai to Bukhara in 1893: Ismail Bey Gasprinskii's Journey to Central Asia," Central Asian Survey 3(4): 77-88, 1984.
    --------. "Crimean Tatar: The Fate of a Severed Toungue." In: Sociolinguistic Perspectives on Soviet National Languages: Their Past, Present and Future, Ed. Isabella T. Kreindler. Berlin: Mouton de Gruyter, 1985, s. 109-23.
    --------. "Ismail Bey Gasprinskii's Perevodchick/Tercüman: A Clarion of Modernism." In: Central Asian Monuments, Ed. H.B. Paksoy. ıstanbul: İsis Press, 1992, s. 143-156.
    --------. "Ismail Bey Gasprinskii (Gaspirali): The Discourse of Modernism and the Russians." The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, Ed. E.A. Allworth. Durham: Duke University Press, 1998, s 48-70.
    Mahmud Khoja [Behbudiy]. "İsmail by hazratları ila sohbat" Ayina No. 49 (27 Eylü 1914): 1162-64. İngilizce terc. Edward Allworth, Obeidullah Noorata ile. Allworth, Edward A., Ed. The Tatars of Crimea: Return to the Homeland, 2nd. Ed., Revised and Expanded. Durham: Duke University Press, 1998, s. 125-27.
    Saray, Mehmet. Bey'den Atatürk'e: Türk Dünyasında Dil ve Kültür Birliği. İstanbul: Nesil Matbbacılık, 1993.
    --------. Türk Dünyasında Eğitim Reformu ve Bey, 1851-1914. Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1987.
    Türk Kültürü 29 (337-338), 1991. (Özel Gaspıralı sayısı)
    Ülküsal, Müstecip. "Bey," Emel, No. 24: 2-7, 1964.
    Xxxxxxx


    Gaspralı (Gasprinski), İsma'il

    Zeki Velidi TOGAN
    Çev. Prof. Dr. YAVUZ AKPINAR
    1851'de Bahçesaray'ın yakınındaki Avcı köyünde doğan, Türklerin ve daha da hususî olarak Rusya Türklerinin meşhur ideolog yazarı. Babası Mustafa Ağa, Alupka ve Yalta arasındaki Gaspıra köyünün eşrafından -o zaman onların aile adı Gaspıralı, daha sonra da Gasprinski- ve Odessa'daki Askerî Lise'nin mezunlarındandı. 1854'te Sivastopol savaşı sırasında Mustafa Ağa Bahçesaray'a yerleşti ve oğlunu önce Bahçesaray'daki Zincirli Medrese'ye ve daha sonra da 10 yaşında iken Simferopol Gymnasium'una gönderdi. İki yıl sonra İsmail, Voronezh Askerî Lisesi'ne gitti ve sonra Moskova Askerî Lisesi'ne nakledildi.
    Aslen Litvanyalı bir Tatar olan Mustafa Mirza Davidoviç'le birlikte, onların müdürü, tanınmış bir Pan-Slavist ve Moskovskiya Vedomosti gazetesinin editörü olan ve onları her hafta kendi evine davet eden İvan Katkov'un dikkatini çekti. 1867'deki Girit ihtilali sırasında Katkov'un Türkiye'ye karşı göstermiş olduğu düşmanlık, bu iki gençte bir tepkinin ortaya çıkmasına sebep oldu ve bu iki genç Girit'te Türk tarafında gönüllü olarak hizmet etmek amacıyla Odessa'ya gittiler. Bununla birlikte pasaportları olmadığı için tutuklanarak, geriye Kırım'a kendi evlerine gönderildiler. İsmail Bey, Bahçesaray'da Zincirli Medrese'de mecburî Rusça öğretmenliğine tayin edildi.
    O daima Türkiye'ye gitmeyi ve subay olmayı düşündü, bunu yapmak için Fransızca öğrenmenin gerekli olduğunu farkettiği için Bahçesaray'daki dört yıllık memuriyeti sırasında Fransızca öğrendi. Aslında bu dil hakkında bazı bilgileri Moskova'da Askerî Lise'de iken elde etmişti. 1871'de İstanbul'a gitmeğe karar verdi, fakat Fransızcasını mükemmel bir hâle getirmeği amaç edinerek Viyana yolu ile Paris'e gitti. Paris'teki gözlemlerinin sonuçları, daha sonra Rusya'da bastırdığı eserlerine yansıdı; özellikle Rusya Müslümanları (The Muslim Comminity in Russia) adlı eserine ve ayrıca Paris'te iken yazdığı Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene (A balanced view of European civilisation) adını taşıyan eserine.
    Paris'te iken hayatını bir reklam ajansında tercümanlık yaparak kazandı. Amacı Türkiye'ye gitmek olduğu için Paris'te Genç Osmanlılar'ın gruplarına çok fazla karışmadı. Sonunda 1874'te İstanbul'a gitti ve orada daha önce yerleşmiş olan amcası Süleyman Efendi'nin yanında kaldı. Türk Harp Okulu'na girmek için büyük bir gayret gösterdi, fakat Rus büyükelçisi İgnatiyev bunu öğrendiğinde Sadrazam Mahmud Nedim Paşa üzerinde nüfuzunu kullandı ve bu teşebbüsü engelledi. Sonunda bir yıl boş yere bekleyen İsmail, Kırım'a geri döndü. İstanbul'da bulunduğu sırada St. Petersburg ve Moskova'da çıkan bazı Rusça gazetelerde Doğu hayatını tanımlayan, siyasî olmayan makaleler yayımladı.
    1874 ve 1878 yılları arasında Kırım Türklerinin köy hayatı ile aşina olmaya başladı ve hayatının bu dönemini 1906'da yayımlanan Gündoğdu adlı hikâyesinde tasvir etti. Bu hikâyede kendisinden Danyal Bey adı altında bahs eder. Milletinin ihtiyaçları, köy hayatı ve öğretim ile aşina olduğunda bu Danyal Bey, anlar ki, bir gazete çıkarma ve milletini dünyadan haberdar etme hayatî bir ihtiyaçtır.
    İsmail Bey 1878'de Bahçesaray'a belediye reisi seçildi ve 1879'da bir gazete çıkarma izni için Çar hükûmetine müracaat etti, fakat reddedildi. Bunun üzerine Simferopol'de Rusça olarak neşredilen Tavrida gazetesine Rusya İmparatorluğunun Müslümanlarıyla ilgili ciddî siyasî makaleler yazdı. Arada bir makaleler toplusu (kolleksiyonu) yayımladı; Tonguç (Taşbasma, Simferopol), Şafak ve Leta'if (Ünsizadeler Matbaası, Tiflis) ve daha sonra Ay, Yıldız ve Günes. Bu yazılar çoğunlukla Kırım diyalektinde idi. Ertesi yıl (l882) İsmail Bey bu makaleleri biraz genişleterek Rusça Tavrida gazetesinde bastırdı ve bunları 54 sayfalık bir eser olarak Russkoye Musulmanstvo (Rusya Müslümanları) adıyla yayınladı. Bu eser, Rusya İmparatorluğuna tâbi Müslüman halklarının kültürel ve siyasî problemleri konusuyla ilgili öncü bir eser idi. İsmail Bey, bu eserde, kendisini Rusya'nın sadık bir teb'ası olarak takdim etmesine ve hatta Rusların Tatar hakimiyetinden kurtulmasını tasdik eder bir şekilde konuşmasına rağmen Rus çevreleri bunun bir araç olduğuna inandı ve bu eseri şüphe ile karşıladılar. O, bu eserde, Rus yönetimi altındaki Türk-Tatarları tek bir Rus Müslümanları toplumu olarak mülahaza etti ve bu yolla Batı medeniyetine katılabileceklerini gösterdi. Türkçe yayımladığı bu kitapçıklarda O, işaret etti ki, eğer Türk-Tatar grubu dağınık kalırsa sonuç felaket olur. Kurtuluşun tek yolu olan yeni Batı medeniyetine katılmak için birlikte hareket etmeleri gerektiğini onlara kendi dilleri vasıtasıyla anlatmayı denedi.
    O, 1883'te Tercüman adlı bir gazete yayımlamak için izin aldı. Gazetenin Rusça adı "Perevodçik"ti ve ilk sayılarında Rusça kısmı daha önemli idi. Batı medeniyetinin, Rusya Müslüman toplumu arasında yayılması hususunda gazetenin bir tercüman rolü oynaması gerektiğini açıkladı. Türkçe kısmı giderek genişledi ve daha önemli hâle geldi. Daha sonra l890'da Tercüman "politika, öğretim-eğitim ve edebiyatla ilgili millî bir gazete" oldu. 1905'ten sonra Tercüman-i Ahval-i Zaman adını aldı ve gazetenin başlığına "Dilde, fikirde işte birlik" sloganı yerleştirildi. Sonunda Rusça kısım tamamen terkedildi ve gazete Rus imparatorluğundaki Müslüman toplumun gayelerinin ve düşüncelerinin tercümanı oldu. Kazan, Kafkasya, Türkistan ve Sibirya'da yaşayan bütün Türkler, Tercüman' ı onların millî ideallerini genişçe yayan bir gazete olarak kabul ettiler. Bu gazetenin Türk entellektüelleri üzerindeki derin tesiri, 1886'da yayımlanan ve ilk Tatar romanı olan Musa Akyiğit'in Hüsameddin Molla adlı eserinden, 1908'deTercüman'ın yayınlanışının 25. yılı dolayısıyla Rus İmparatorluğunun her bölgesinden gelmiş delegelerin hediye ve konuşmalarından ve o yıl gazetenin tirajının artmış olmasından anlaşılabilir.
    İsmail Bey, Kazan soylularından ve sanayici Akçurin alilesine mensup olan Zehra Hanım'la evlendi. Bu evlilik sebebiyle O'nun Kazan Türkleriyle bağları kuvvetlendi. O, Azerbaycan Türk yazarları Hasan Bey Melikov, Ünsizade, Topçubaşı ve diğerleriyle sürekli temas hâlinde idi.
    Moskova Askerî Lisesi'nde kendisiyle birlikte okumuş ve Bahçesaray'a yerleşip orada 25 yıl belediye reisliği yapmış olan Litvanya Müslümanlarından Mustafa Davidoviç, İsmail Bey'in en çok meşgul olduğu, Rusya Müslümanları için ilkokullar yaratmak, bunlar için ders kitapları yayımlamak gibi bütün teşebbüslerinde O'na yardım ediyordu.
    İsmail Bey, ayrıca Bahçesaray ve diğer yerlerde öğretmen kursları açarak modern öğretim metodlarını yerleştirmek ve Rusya'nın Müslüman toplumu içerisinde bu tip okulların açılmasını sağlama bağlamak istedi.
    Taşkent, Buhara ve Sibirya da dahil olmak üzere bu toplumun her parçasını bizzat ziyaret etti. O, kendi matbaasını şahsen kurdu ve Hoca-i Sibyan, Malumat-i Nafia ve ilkokullar için neşrettiği diğer eserleri kendi matbaasında bastı. Belediye reisi Mustafa Davidoviç ve karısı Zehra Hanım'la birlikte, Tercüman'ın 25. neşir yılı dolayısıyla kızlar için bir el işleri enstitüsü açti ki, bu düşünce hızla diğer bölgelerde de yayıldı. O, kadınlar için Âlem-i İslâm adlı ilk dergiyi çıkardı ve bunun başına kendi kızı Şefika'yı getirdi; kadın haklarıyla ilgili Kadınlar Ülkesi adlı bir eseri de yayımladı. Şemseddin Sami'nin Kamusü'l-Alam'ından ilham alarak Rus müslümanları için bir ansiklopedi basmaya başladı, fakat bunu tamamlamaya muktedir olamadı. Edebiyat ve dil problemleriyle ilgilenmeye başladı.
    1905 ihtilalinden sonra özellikle "edebî dil" ve öğretim problemlerini hâlletmek üzere tasarlanmış bir program tasarladı. Bu plân ilkokul öğretiminde ilk üç yılda mahallî Türk lehçelerinin kullanılmasını öneriyordu. Sonraları "ortak edebî dil", öğretimin umumî dili olacaktı. O'nun orijinal "ortak edebî dil" ideali, temelde Tatar olan bir dile Osmanlıca'nın ilâvesiydi, fakat kendisiyle çalışan kişilerin de etkisiyle Osmanlıca tesiri arttı ve neticede Rusya Müslümanları tarafından anlaşılabilen basit bir Osmanlıca oldu.
    İsmail Bey'e göre millî Türk edebiyatı, Türklerin yaşadığı bölgelerin hayatını yansıtacak romanlardan ibaret olmalı ve bunlarda yeni düşünceler ve idealler aşılanmalıydı. 1892-1894 yıllarında Tercüman'a ilâve olarak basılan ve İlâve-i Tercüman olarak adlandırılan ekler ve O'nun romanı Darürrahat Müslümanları bu açıdan önemlidir. İsmail Bey, dilde; Osmanlıca'da Arapça ve Farsça'nın hakimiyetine ve hatta Kazan Tatarları arasında Rusça'dan kelimeler alma eğilimine ciddiyetle karşı çıktı ve edebî dil için popüler edebiyata yaklaşma idealini öne sürdü.
    18. asırda Kaşgar'daki Çin işgalini anlatan Arslan Kız ve Gülcemal Bikeç adlı hikâyeleri ve Bahçesaray'dan Taşkent'e adını taşıyan kendi yolculuklarının hatıralarını ihtiva eden yazıları "İlâve"nin bir çok sayısında tefrika edildi.İlhanlılar tarihinde önemli rol oynamış Bağdat Hatun hakkındaki hikâyeleri l893'te yayımlandı. O, Bursalı Tahir'in Türklerde İlim ve Fünun adlı ilmî eserinin genişletilmiş bir versiyonunu -Saadettin Taftazanî'nin bazı tartışmaları da onun içinde olmak üzere- "İlâve"de yayımladı.
    İsmail Bey, İslâm'ı önce Türklerin kendi kimliklerini korumada yararlı olarak değerlendirdi, fakat "Çep Kuran'ı"ndan başka dinî yayınlara çok yer vermedi. 1905 ihtilâlinden sonra Kazan ve Bakû'da görülmeğe başlayan, Komünizm ve Sosyalizmin karşıt sonuçlarını görerek, Rusya Müslümanlarının dağınık siyasî kuruluşlarına karşı çıkan ve yalnızca Rus sosyalist partilerine sadakat talep eden ve Rusça'yı edebî bir dil olarak empoze etmek için gelişigüzel çaba harcayan bu hareketler ve özellikle bu gibi neşriyat karşısında korkmaya başladı.
    Tercüman'da İştirakiyyun başlığı altında yayımladığı makaleler serisinde kolayca görülebilen bir şekilde sağa kaydı ve İslam milletleri arasında kültürel bir birlik oluşturmak hakkında düşünmeye başladı. Bu maksatla 1907'de Mısır'da umumî bir Müslüman kongresi toplamak istedi. Bizzat oraya giderek, hatta Abdullah Taymas'la birlikte En-Nahda adlı Arapça bir gazete yayımlamağa başladı. Bu çabayla da yetinmeyip o ayrıca Hindistan'a da bir seyahat yaptı, fakat bu gayretler O'nun ümit etmiş olduğu sonuçları vermeyince, Bahçesaray'daki eski faaliyetlerine geri döndü.
    İsmail Bey'in diğer yayınları arasında 1901'de basılan Mebadi-i Temeddün-i İslamiyyan-i Rus ve 1896'da basılan yirmi sayfalık Rusça, Rus ve Şark Anlaşması (Russko-vostoçnoye soglashenye) adlı eserler de vardı. İsmail Bey, çabalarının olumlu neticelerini görerek hayatının son yıllarında Batılılaşmayı, Rusya'daki Müslümanlar ve diğer Türkler için manevî bir intihar olarak gören aşırı eğilimlere karşı mücadele etti, I. Dünya Savaşı sırasında ümitlerle coştuktan sonra 11 Eylül 1914'te Bahçesaray'daki evinde öldü ve oraya defnedildi. Ölümünden sonra oğlu ve kızları Tercüman gazetesinin yayınını bir süre için devam ettirdi. Tercüman 31 yıl yayımlanmıştı.

    * Zeki Velidi Togan, "The Encyclopaedia of Islam", New Edition, V.II, l965, Leiden, E. J. Brill, p. 979-81 ( EI, 2 (l965) 2; 979-981)
    ** Kardaş Edebiyatlar, 1994, Sayı: 26, s. 4-7)


    Gaspıralı'nın İstanbul'daki Konferansı

    Hazırlayan: Muzaffer Çandır
    [Temmuz'un 19.uncu akşamı, Pazartesi gecesi, saat birbuçukda Ahmet Mithat Efendi hazretleri kolunda İsmail Bey Gasprinski hazretleri oldukları hâlde sahne-i hitabeti teşrif buyurdular. Şiddetli alkışlarla karşılandıktan sonra Ahmet Midhat Efendi, Gasprinski hazretlerini huzzâra takdim etti]
    - Efendilerim! Size bu akşam İsmail Bey Gasprinski hazretlerini takdim ile müşerrefim. Tahsil-i ibtidâî hakkında umûmî bir idâre-i efkâra dair bir güzel makale îrâd buyuracaklardır. Vakıa, "söyleyene bakma, söylenen söze bak" denilmişse de biraz da söyleyene bakmak lâzımdır. Hakikat her kimin ağzından çıksa hakikattir, ama bihakkın takdir eden âdemin ağzından çıkması başka letafet gösterir.
    İsmail Bey Gasprinski ... içinizden pek çoğunuz bu büyük ismi işitmiştir. Yirmi sekiz seneden beri Kırım'da neşrolonunan Tercüman gazetesi her ne kadar Memâlik-i Osmaniyyeye duhul şerefinden mahrum edilmek istenilmişse de duhûlü menn'olunmak istenen sair asar-ı mütebere gibi o da dahil olunmuştur. İsmail Bey Gasprinski hazretleri Bahçesaray ahalisindendir. Bundan yirmi sekiz-otuz sene evvel memleketin ahvaline nazar etmiş, bu ahâliyi meâric-i terakkiye sevketmeyi kendine emel, emel-i mahz edinmiş. O zaman Kırım'ın Kazan'dan, Kazan'ın Orenburg'dan haberi yok iken aksâm-ı İslâmiye meyânında irtibat bulunmuyorken Tercüman ile Rusya sâha-i vâsiindeki aksam-ı İslamiyeyi birbirine tanıtmış, bunların maarifçe ne kadar noksanı bulunduğunu tefhim etmiş. Bir yandan gazetesi ve diğer taraftan kütüp ve resail ile ilkâât ve irşâdâtta devam ile beraber memlekette, tedrisat-ı ibtidâye usulünü yerleştirmiş. Kendisi İstanbul'a gelerek, Mısır'a giderek, tedrisatın mahiyetini iyice tedkik ettikden sonra, onu süzerek, bir güzel analizden* [metinde yanlış yazılmıştır, tarafımızdan bu şekilde düzeltilmesi uygun görüldü.] geçirerek kendi hemşehrilerine takdim etmiş. Rus müslümanları için bir lisan-ı umûmî lâzım olduğunu düşünmüş. Zira lisan bir kavmin hayatıdır. Her şeyden evvel bu cihete büyük himmetler sarfı iktiza eder. Bakmış ki, lisanlar pek muhtelif . O kadar milyon halk aynı lisanı tekellüm ettikleri hâlde çokları birbirinin dediğini anlayamıyor; doğrudan doğruya bi's-sühûle konuşamıyorlar.. Bu muhtelif lisanları ıslâh ve tevhide çok gayret etmiş ve fakat bununla beraber İstanbul'un Osmanlıcasından da ayrılamamış. Zira biz lisanı bu hâle getirinceye kadar neler çekdik... Nergisîlerin, Veysîlerin şan ve şerefini tevkif ederek biraz da kendi anlayacağımız lisanı söyleyelim dedik. Hayli çalıştık.Vakıa mümkün mertebe muvaffak olduk, lâkin güç muvaffak olduk. Bununla beraber hâlâ bazı büyük kalemlerden çıkan eserleri kiminiz rahatla anlayamıyorsunuz. İsmail Bey Gasprinski hazretleri bunu gördüğü için lisanı herkesin rahat rahat anlayabileceği bir surete koymuş; "süzmüş", dediğim bu.
    Usul-i tedris de böyle. Fazlaları çıkarıp eksikleri itmam etmiş. Öyle mekatib te'sis eylemiş ki hakikaten miftahü'l-ulûm yolunu tutmuştur.
    Zanneder misiniz ki bu muvaffakiyâtı bilâ-müşkilât husûl-pezir oldu? Mümkün mü? O saadet kime müyesser olmuş? Bu gayûr zatın da önüne bir çok mevâni çıktı. Birincisi kendi içimizden zuhûr etti. Bu yolda teceddüdat ve terakkiyatı menfaatlerine mugayir gören bir kısım halk, münanaât edilmez müşkilat çıkardılar; mezahim ihdas ettiler. Bunu iktiham hakikaten büyük kahramanlıktır.
    Sonra orası, bir sene evvel bizim memleketimizi ezen, bâr-ı tazyîkî altında inleten bir hâl ile musâb idi. Akvâmın tayakkuzatı bir cinayet idi. Lâkin bu gayûr ve dirayetli zât-ı muhterem maksadını icra hususunu öyle bir suret-i âkılânede tertip etmiş ki uğraştığı meselelerin siyasiyata zerre kadar taalluku olmadığını Rusya'ya temin ederek onun pençesinden kendini kurtarmıştır.
    Bir yandan kendi hemşehrilerinden edilecek mümânaat, diğer cihetten Rusya'nın meslek-i şedid ve mişvâr-ı garibi bu teşebbüsâtı semeresiz bırakmak pek kâbil iken Gasprinski hazretleri, işi ileri götürmeye muvaffak olmuş. O kadar ki Kırım, Kazan, Orenburg taraflarından terâkkiyat–ı lisâniye ve ilmiye hakikatten bir süret-i hasene peyda etmiş, her sene yüzlerce tullâb burada tahsil-i maariften sonra giderler, memleketlerinde hizmet ederler.
    Meslisi şereflendirmek üzere bunların içerisinde birinin ismini zikrediyorum: Fatih Kerimof hazretleri (şiddetli alkışlar) Bu zât Oranburg'da bir matbaa açtı. Üstadı bulunan büyük İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin peyrevi oluyor.
    Hatta daha ziyade memnuniyetimizi mucip ahvaldendir. Ahiren şu birkaç gün evvel Buhara'dan buraya birkaç efendiler geldiler, otuzbeş seneden beri bu millete hizmetkârlıkla iftihar eden acizleriyle görüşerek bazı mekâtib-i leyliyeyi temaşâ ettiler. Alacakları misâl üzere memleketlerine gidip ıslah-ı tedrisata çalışacaklardır. O da bu zât-ı muhteremin -İsmail Bey Gasprinski- gayretidir.
    Diğer cihetten Çin müslümanları daha evvel davranmışlar İsmail Bey Gasprinski hazretlerinin irşâdatından aldıkları misâl üzerine Çin'de güzel bir mektep yapmışlar. İçlerinden bir zâtı, Ma'sum Efendi'yi buraya göndermişler. Bu zât senelerce burada tetkikâtta bulunduktan sonra şimdi memleketinde tedrisatla meşguldür.
    İşte bu zat -Gaspirinski- bir taraftan kendi memleketine hizmetle beraber, diğer cihetten de bütün dünyadaki müslümanların terakki ve teâlisini nuhbe-i âmâl edinmiş.
    [Yaşasın İslâmiyet...hayret fezâ alkışlar... Yaşasın Gasprinski hazretleri ... şiddetli alkışlar... ]
    Bundan iki sene mukaddem Mısır'da ilk dâî kendisi olmak üzere bir mü‘temer-i İslâmiyeye, bir müslüman kongresine davet etmiş. Mısır'ın bütün ulema-yı fehhâmı, ricâl-i siyasiyesi yani İslâmın erbâb-ı gayret ve hamiyeti bu davete icâbet etmişler. Her ne kadar bazı taraflardan bu hareket mucib–i tevehhüm olmuşsa da Gasprinski hazretleri temin etmiş ki siyasiyâtla iştigal yok. Zaten bu gayret, bu hareket ictimâî, ilmî, medenî. O kongrede İslâmın terakkiyat-ı umumiye-i beşeriyeye mukabil nasıl bir medar-ı tahsil bulunduğunu meydana koymuş. İslâmın bir noktaya muhtaç olduğunu isbat etmiş. Demiş ki: İslamın bütün aksâmı birbirini tanımalı. Hevâyic-i iktisâdîye ve ictimâîyelerini anlamalı. Yekdiğere muavenette bulunmalı. Bütün milletlerin ilerledikleri şehrâh-ı terakkide onlar da, bütün müslümanlar da büyük adımlarla kat'-ı mesâfe etmeli. [Yaşasın âlem-i İslâma hizmet edenler...]
    Şimdi bu kongre hâsıldır. Fakat gerek burada, gerek İran'da kardaşlarımız bir inkilab üzere bulunduğumuzdan, şu yerleşip ahvâl-i tabiîye takarrur edinceye kadar o kongrenin ikinci ictimâı teahhur etmiştir. Kongre vardır, nizamnâmesi muntazamdır; neşrolunmuştur. Bir müddet sonra o büyük kongre burada da ictima edecek ve şüphe yok ki bütün civanmerd Osmaniyan lebbeyk-zen-i icâbet olacakdır. [Paydâr olsun ittihâd-ı efkâr, ... alkışlar...]
    İşte gerek memleketin ahvâline ve gerek bütün âlem-i İslâm'a büyük hizmetler etmiş ve muvaffak olmuş olan bu gayretli ve muhterem zât, bu akşam size tedrisât-ı umumiye hakkında tetkikatının neticesini söyleyecek. Bu malumâtı bir yere cem'edebilmek hakikaten çalışkan bir adamı yoracak himmetlere vâbestedir. Fakat himmetleri dağları yerinden koparacak bu gibi zevât-ı âliye için bu yorgunluklar bî-hemtâ bir zevkdir. Bu akşam böyle bir zâtı size takdim şerefiyle kesb-i iftihar ederim .[Alkışlar bütün şiddetiyle bir kaç dakika devamdan sonra Gasprinski hazretleri söze başladılar ]
    .....
    Hazerât! bu akşam bizim Rusya talebelerinin cemiyetine teşrif ve benim olur olmaz sözlerimi dinlemeye tenezzül buyurduğunuz için teşekkür ederim.
    Ûstad-ı ekrem Ahmet Midhat Efendi hazretleri şimdi buyurdukları lütufda bir söz söylediler: "Büyük İsmail Gasprinski" buyurdular. Benim için bu sözü reddetmek vallahi vicdanıma pek ağır gelecektir. Fakat tasdikını da yapamayacağım. Ben o "büyük" sözüyle ibraz buyurulan teveccuh ve iltifatı başka bir kelime ile tebdil etmek isterim: Bahtiyar İsmail... Ben büyük değilim, fakat bahtiyarım.
    Hazerât! Vaktiyle hükümdarın biri fena hâlde hastalanmış tedavisine son derece gayret edildiği hâlde hiçbir çare bulunamamış. Nihayet doktorlar anlamışlar, demişler ki: Bu rahatsızlık bedenî değildir, manevîdir. Bunun şifayab olması için ilk elde bahtiyar bir adam bulunmalı, onun gömleğini buna giydirmeli o vakit belki şifayab olur...
    Her tarafa adamlar gönderdiler, "bahtiyar" bir zât aradılar. Fakat mümkün mü? Bulamadılar. Nihayet avdet edecekleri sırada yetmiş-seksen yaşlarında bir adama tesadüf ettiler. "Buna da bir soralım" dediler, sordular :
    - Sen kimsin?
    - Ben işte kendi yağıyla kavrulan bir adamım.
    - Senin bu dünyada hiç bir gamın yok mu?
    - Hayır, hiç bir gamım , hiç bir derdim yok.
    - Demek sen bahtiyarsın?
    - Hay hay... dedi.
    Sevindiler, böyle bahtiyarlığını itiraf eden bir adam buldular, bir de ne baksınlar gömleği yok...
    Bendenizin gömleği var: Ben gömlekli bahtiyar... Fakat ne cihetle bahtiyar olduğunu sorsanız size derim ki: benim bahtiyarlığım milletime, pek sevdiğim müslüman kardaşlarıma hizmet etmekliğimdir. Her tarafı gezdim, hemen ekser âlem-i İslâmı dolaştım. Gezdiğim yerlerde birçok şeyler söyledim. İyi mi söyledim, faideli mi söyledim, her ne söylediysem muhatablarım olan hamiyetli ve hakikat-perver müslümanlar kabul ettiler ve tatbik ile âlem-i İslâm faidesini gördü. Demek ki âlem-i İslâma velev ki naciz olsun. Bir hizmetim, bir sayim geçti ve semere-dâr oldu. İşte bunun için bahtiyarım. Milletimin doğru sözü kabulde ve icrâdaki istidâd-ı fevkalâdesi beni pek bahtiyar ediyor... [ Bahtiyar olsun erbâb-ı hamiyyet... alkışlar. ]
    Şimdi gelelim bahsimize....
    Eminim ki meclis, bendelerinden pek parlak bir lisan beklemez. Ben perişan ve kaba Türkçe söylerim. Rica ederim lisanımdaki pürüzlere bakmayınız, asıl manaya dikkat ediniz. İbtidâî tahsilden, tahsil-i umumiden ve icmalen mektepden bahsedeceğim.
    Tarihe nazar edildikte görülür ki bu tahsil- umumî hakkında pek az malumat var. Yalnız Avrupa'nın ilm-i tedris hususunda tahsil–i umumî ve mektep hakkında iki rey görüyoruz.
    1 - Tahsil-i umumînin Luter zamanından, yani Avrupa'da reformanisyonun zuhuru esnasında ortaya çıktığını iddia ediyorlar.
    2 - Fransa'nın büyük inkilâbına hamlediyorlar.
    Bu iki fikrin her ikisi bir dereceye kadar haklıdır. Fakat her ikisi de tamam değildir. Biraz sonra söyleyeceğim zaman anlaşılacaktır. Medeniyetin her bir kökü, başlangıcı şark tarafında olduğu gibi tahsil-i umumînin de mekân-ı zuhuru şarkdır. Bu fikir şarkda doğmuştur. Sonra adım adım ilerleyerek teali etmiştir.
    En eski zamanlarda da mektep ve tahsil-i ibtidaî mevcut olduğunu tarih gösteriyor. Tarihe nazar edilince Hind'de , Çin'de, Babil'de mektebin bulunduğu görülüyor. Badehu bu fikir Mısır'dan Yunanistan'a, Yunanistan'dan Roma'ya intikal eyleyerek, sonra da Roma harabelerinde vücut bulan Hıristiyanlık aleminde görülür.
    Fakat o devirlerde olan mektep ve tahsil-i ibtidâi bizim şimdi anladığımız tarzda değildir. Arada büyük fark vardır. Ezcümle o zamanlar yazı yazmak ve yazılan şeyi okumak- Çin'de olsun, Hind'de olsun, Babil'de, Mısır'da olsun ahâliye, millete ait bir şey değildir. Bu yalnız bir sınıfa mahsus idi, bir imtiyaz gibi idi. Öyle mektep ve tahsilin beni âdemin saadetine hizmet eder bir âdet olduğu fikri yoktu. Belki ahâliyi istibdâd altında tutmak için yalnız kâhinlere mahsûs bir âlet Pek çok zaman, otuz asır kadar bu hâl devam etti.
    Çin'de "okumak-yazmak" ahâliyi kullanmak içindi. Zaten o vakitler beşer, hukuk-ı insaniyesine malik değildi ki. Her taraftan istibdat zincirleriyle bağlı idi. Velev ki meşru olsun, istediğini yapamıyor, hürriyete nâil olamıyordu. Ahâli kâhinlerin menâfi–i mahsusalarına hizmet eder esirler idi. Bütün hâlk bir esaret-i umumiyeye zebûn olmuştu.
    Hindistan'da da böyle idi. İtiyadat-ı diniye ile ahâliyi kullanmak fikri kâhinlerin en birinci vasıta-i tahakkümü idi. Daima ahâliyi ezmek için, onların zimâm-ı manevîlerini, akide-i vicdâniyelerini elde etmişlerdi. Ahâli okumak, yazmak, öğrenmek hakkından mahrum idi. Kâhinler ne derse ona inanacak, kâhinler hangi yolu gösterirse oradan gitmeye mecbur olacak, irade ve ihtiyardan bi-nasib bir sürü hayvan... İşte ahâlinin varlığı, hukuku böyle idi.
    Bâbil'de olsun, Mısır'da olsun hep bu hâl-i esâret hüküm-fermâ idi.
    Yunanistan'a gelince,orada cüzî bir tagayyür görürüz. Isparta'da her ne kadar bu hâlde idiyse de Atina'da mektep ve tahsil başka türlü idi. Okumak ve yazmaktan başka biraz da terbiye-i fikriye matlabı var idi.
    Mamafih, burada da okumak, yazmak bir sınıfa mahsus idi. O derecede ki o sınıftan hariç bir kimsenin kalem alması memnu' idi. Hatta esnaftan yahut tacirden birinin kitap okumak arzusunu izhar etmesi günah-ı kebairden addolunurdu.
    Tâ onaltıncı asra kadar her tarafta bu hâl devam etti. Bu hususta müstesna olarak yalnız eski Yunanı görüyoruz ki, orada yazdırılmakla iktifa edilmeyip biraz da malumat vermek, şakirdanda terbiye-i fikriye husule getirmek matlabına hizmet edilirmiş. Fakat maattessüf din nazariyeleri Yunan'a işlenmiş olduğundan o güzel mektepler yavaş yavaş münkarız olmuş.
    Okuyup yazmak sanatının intişarı pek yavaş yavaş olmuştur. Bu betaete şüphesiz okuma yazmanın güçlüğü de sebep oldu. Filhakika o mıh yazısını öğrenmek kolay bir şey değildi. Bununla beraber o güç tahsili güzel kullanmışlardır. Bu güç yazı ile idi ki, ilm-i heyetle hayli terakkiyat gösterdiler.
    Mıh yazıları, dedim. Şüphesiz ekseriniz işitmişsinizdir, Bâbilin mıh yazısı en eski yazı addolunur. Cümle yazıların esası gibi kabul olunmuştur. Beş-on sene mukaddem Mogolistan kıtasında o granit kayaların üzerlerinde bir çok yazılar, nakışlar keşfolundu. İlm-i elsine uleması bunları görüp ne olduklarını anladılar ve bunlara "Arhun" namını verdiler. Şekilde, tertibatta o Arhun yazılarının Babil yazılarıyla münasebeti olduğu zahir oldu ve bazı ulemanın zannına göre Babil'den mukaddemdir.
    Malum ya Türkler birçok vakitler âlem-i medeniyette çobanlık, çiftçilik ve her daima çapulculuk ile mahkûm olmuş bir millet idi. Şimdi tarih ve âsar-ı atika bize açıyor, gösteriyor ki, o çobanlar, o çapulcular âleme en ibtidâ yazıyı vermişler. Rahmet o çobanlara [alkışlar]
    Her nasılsa okumak yazmak sanatı Yunanistan'dan Roma'ya geçti. Çiçeron'un tarihine ve itikadına göre mektep öyle bir yerdi ki, yazmak ve okumak orada tahsil olunurdu.
    Sonra Roma münkariz oldu. Harabeleri üzerinde Hıristiyan cemiyeti vücut buldukta her ne kadar eski Yunan'ın illeti bunlara da intikal eylemişse de ruhban tarafından yazıya olan ihtiyaç takdir edildiğinden, tahsil kabul olunarak bir hayli mektepler teşkil ettiler. Onun için manastırlarda bir hayli tesisat vücud buldu. Maahaza onlar da bir sınıfa, kilise ehline mahsus bir şey idi. Ahâlinin bundan istifadesi yok idi.
    Kurûn-ı vustanın son devrinde Avrupa'da katolik âlemi büyük bir inkılaba düçar oldu. Luter birçok âdâtı protesto etti ve ayrıca bir din yani Protestan mezhebini meydana çıkardı. Bu mezhebin tevassuu ve terakkisi lâzim idi. Bu da ancak yazmak ve okumakla hâsıl olacağı şüphesiz idi. Bunun üzerine mektep işi beş-on adım ileriye atladı. Fakat yine mahdut dairede kalmıştı.
    İşte hazerât! Bu söylediğim otuz asırlık tarihçenin fihristi gösteriyor ki bundan üçyüz, dörtyüz sene mukaddem tahsil-i umûmî ilminden istifade etmek ciheti, tenevvür eylemek fikirleri gayr-ı mevcut idi. Şu hâlde bu fikrin mebdeî, menba-ı mebzulü neresidir?
    Çin milleti eski nizamcılığa, Hintliler... hizmet ettikleri gibi Mısırlılar da ticarete, Yunaniler sanayi ve felsefeye, Romalılar da intizam ve kanuna hizmette bulundular. Fakat mektep işi yani ilmi mağaradan çıkarmak, yalnız bir sınıfa mahsus olan her şeyi umuma vermek... Bu da Türk çobanları âleme yazıyı bağışladıkları gibi -Arabistan çobanları tarafından çıkarılıp âleme, âlem-i medeniyete bahşedilmiştir. [Alkışlar]
    Dikkat buyurun! O Arabistan çöllerinde, vadilerinde tanin- endaz-ı yakazat olan icaz-nüma sadâ-yı hakikat, o nurânî teklif neydi?
    Cümleniz okuyacaksınız. İlim cümlenize farz olmuş. Beşikten mezara kadar ilmi arayacaksınız. Her nerede ise gidip alacaksınız. Devr-i İslâma gelinceye kadar ilim, tahsil-i umûmî mağaraları içinde mahbus idi. O cevâhiri ka'r-ı zulmetinden saha-i vücuda çıkaran, âlem-i medeniyete bahşeden İslamiyettir ve müslümanlardır.
    [Yaşasın İslamiyet... pek şiddetli ve birkaç dakika devam eden sürekli alkışlar]
    Tahsil-i umumiye ettikleri hizmeti söyledim. Bu Türk ile Arabın refikliği, yoldaşlığı daha devam ediyor. Yayan yürüyerek dünyanın bir cihetinden diğer cihetine giden ilim neşreden Araplar idi. O Arapların getirdiği ilimleri okumak için medreseler inşa edenler Türklerdir. Araplar Çin'den kâğıd getirdiler, Avrupa'ya verdiler. Onlara rahleler yapan.Yine Türklerdir. [Yaşasın Araplar ve Türkler... alkışlar]
    Arap, Türk...onlar büyük isimlerdir. Beyinlerinde de iki büyük işçi olacaklarına hiç şüphem yoktur. [Alkışlar.... ]
    Bu söylediklerinden hoşnut olduğumuzu görüyorum.
    Fakat şimdi maatteessüf söylemeye mecbur olduğumu bazı şeyler hoşa gitmeyecektir. Müslümanlar o kadar nuranî almış oldukları o emri lüzumu derecesinde ifa etmediler. Çalıştılar, ulumu ilerlettilerse de vazifemiz olduğu dereceye getirmeyi Avrupa'ya bıraktılar. Onlar bizim kaidelerinimizi tamamen tatbik ettiler ve bu sâyede şimdi bizi taht-ı esârete aldılar. Biz çalışırız, hammallık ederiz, onlar rahat ederler. Bizden kırk paraya aldıkları her şeyi hüner ve sanat sayesinde kırk kuruşa yine bize satıyorlar. Biz de insanız, onlar da insan. Biz de geçiniriz, onlar da geçinir. Ama aradaki farkı siz takdir edin. [sükût-ı hazin...]
    [Meclisin evvelki neş'e ve şetareti şimdi derin bir ye'se munkalib olmuştu. Mazisi bütün şan ve şereften ibaret bir kavmin böyle acı hakikatler karşısında müteessir olmaması kâbil değildi. Bizim hâlimizden hiç bahsetmeye gelmez. Biz müslümanlar böyle ecdadımızın mehasinini tâdât ile mecd ve şeref hülyaları içinde imrâr-ı hayat ederiz. Fakat hakikat daima böyle acı hitaplarla bizi hazin sükûtlara, derin yeislere düçâr edecektir. Bir zamanlar bütün cihan-ı medeniyete marifet ve san'at neşreden o kavmin ahfâdı bugün her şeyden mahrûm olursa bu hitaplar karşısında lâl ü ebkem, vakfe-gîr-i elem kalmaz mı?
    Bu kangren olmuşceriha üzerinde neşterini yürütmek iyi olamayacağını hemen takdir eden tabib-i dekayık-bîn burada kesmek mecburiyetiyetini hisseti. Beş dakika istirahat talebiyle çekildi. Biraz sonra yine o sevimli çehre bütün enzârı bir noktaya toplamıştı.]
    Hazerât! Demincek demiştim ki eski zamanlarda kadınların okuması tahrim edilmişti. Eski Yunan'da yalnız kız çocuklara mahsus mektepler var imiş. Eski zamada mektepte kızları okutmak veya kıza lâzım olan yolu göstermek ibtida İran'da görülmüş. Bunun İran'ın şerefine aid bir şey olduğunda hiç şüphe yoktur.
    Sonra bu mektepler hakkında efkâr ve nazar değişmiş ve böyle pek çok asırlar geçmiştir. Fakat her hangi milletin ruhunda bir hâl var ise inkilâbât-ı asır ile o unutulsa da yine bir gün bir alâmeti zuhur edecektir. Çünkü ruhtur. Geçen asrın ibtidaî rubunda ma'lumumuzdur ki İran'da yeni bir mezhep çıkmıştır. Bunun neden ibaret olduğunu bahsetmek programımıza dahil değildir. Fakat şu hareket içerisinde nazar-ı dikkate alınacak bir şey var. Bu da o hareket-i akliye, ruhiye, mezhebiye.... Her ne desek bir derece caizdir. İçinden bir kız zuhur etti. Ekseriniz işitmiştir. Bu "Hırretü'l-ayn" denen civan kız kadınların tahsilini tabiî görerek bu hususda teşebbüsatta bulunduğu için kurban gitti.
    Bu "Hırretü'l-ayn) zannederim eski İran'ın ufacık bir timsali–i ruhudur. İran dince kardaşımızdır. Arada revabıt vardır. Çünkü bir kere şarklıdır, sonra ekserisi Türktür. Demincek ne dedimse İran'a da aittir.
    Burada şarkdan geçelim; gelelim vaktiyle şakirdimiz, bugün muallimimiz alan o müterakki Avrupa'ya: tahsil-i umûmî ve mektep teşkîline inkilâb-ı kebir bâis oldu diye ortaya atılan fikir bir dereceye kadar doğrudur demişler. Vakıa Avrupa'da tahsil-i umumî Fransa inkılâbından sonra başlamıştır. O inkılabla ilân olundu ki müsâvat, hürriyet cümle için câridir. O zamanda tabiî tahsilde cümlenin hakkı oldu. Ondan sonra Avrupa okumaya ve semerâtını iktitâfa başladı.Tafsilâta girişecek olsak sadedden çıkarız. Onun için muhtasar olarak yalnız Avrupa mekteplerinin ibtidailerinden bahsedelim.
    7 den 14 senelerine kadar çocuklara mahsus çocuk bahçeleri filanlar var. Fakat bunlardan da bahsetmeyeceğiz. Çünkü bunların tatbiki bizim için şimdi mümkün değildir. Onun için bugün şarkda taklidi mümkün olanlardan bahsetmek isterim.
    Avrupa mektepleri (Köy mektepi ) ve ( Şehir mektebi) olarak iki büyük kısma münkasımdır. Ondan da maadâ o mekteb–i ibtidâîler proğram ve derecât itibariyle üç kısımdır.
    1 - Adî ibtidâi mektepler
    2 - Mutavassıt ibtidaî mektepler
    3 - Bir de âli ibtidaî mektepler var ki programı, okuyan şakirdi mükemmel, münevver, malumatlı çıkarmaktır. Fakat onlar çok pahâlıdır. Onları tatbik pek güç. Onun için tafsilata lüzum görmem. Bahsedeceğim âdi köy mektepleridir. Bunların programı her yerde bir değildir. Birbirinden farklıdır. Fransa' da bir türlü Almanya'da bir türlü İngiltere'de bir türlü. Bunlardan da vazgeçerek umumî hâllerini söyleyeceğim.
    Umumî proğramları din ve mezheplerini öğrenmek hisabı akıl kaymamak için mümkün derecede mükemmel bilmek, millî tarihlerini, muhtasar tarih–i umûmi, millî coğrafyaları, muhtasar umûmî coğrafya, her sene tedrici bir sürette ulûm–ı tabiîyeden bir parça lâzım gelen mâlûmat.
    Avrupa mekteb–i ibdtidaîyesinden proğramında münderic dersleri okuyarak ihmal edip çıkan delikanlı okumaya heves ile her okuduğunu anlamaya bir istidat peydâ etmiştir. Çıktıktan sonra istifâdesine aid ne görse bir cihete çalışır.
    Bir hâl daha var. Her nekadar maksat temin–i matlab ve tenvir–i efkâr ise de dünyalıkça da güzel efkâr nazar–ı dikkate alınmış, binaenaleyh sanatlarda gösterilir.
    Öylece bir cihetten efkâr–ı medeniyeye hizmet ederler, diğer cihetten ahval–i ictimâiye ve iktisâdiyeye medar olurlar. Fakat mektepleri bu hâle getirmek için büyük bir ikdam ve uzunca bir devam ister.
    Bu husustaki terakkiyatın Avrupa'da ne derece olduğunu açık açık göstermek için bir miktar mâlumat– ı istatiskiye vermek lâzım. Bilirim Bu da sizin zihninizi yoracak ve zapt edilmesi müşkil olacak. Fakat tafsil etmeyerek en mühim aksamı arz edeceğim. İstatislikler en sahih bir malumattır ve farkı nisbeti pek açık gösterir. Bugün bir fen hâline giren istatistik malumatına her zaman ve herşeyde ihtiyaç vardır. Bunun için bunları söylemek mecburiyetinde bulunuyorum. Hem Avrupa'nın on sene evvelki istatistiklerini söyleyeceğim. Avrupa' nın daha o zaman ki hâliyle bizim hâl–i hazırımız arasındaki farkı anlamak için. Hâlbuki bu son on sene zarfında terakkiyatı yakında neşrolunacak istatistiklerinden tedkik ederek gördüğünüz zaman büsbütün hayret edeceksiniz.
    Benim elime hemen bu geçtiği için bir kaç rakamı kaydettim. Nazar–ı intibahı açmak için bu da kâfidir.
    Nüfus–ı Umumiye Köy ve Şehirde Mikdar-ı Mektep Mikdar-ı Talebe Maarif Tahsisatı Kaç Nüfusa Bir Mektep Senelik Maaş-ı Muallim
    İngiltere: 40,000,000 40,000 7,500,000 13,000,000 975 100-120 lira
    Almanya 57,000,000 57,000 8,000,000 16,000,000 900 60-80 lira
    Macar[istan] 16,000,000 17,000 2,300,000 1,200,000 820 30-40 lira
    Finlandiya 2,500,000 3,000 57,000 300,000 833 40-50 lira
    Romanya 6,000,000 3,800 250,000 -- 795 30-40 lira
    Bulgaristan 3,500,000 4,000 280,000 150,000 762 50-60 lira
    Bunlardan İngiltere ve Almanya birinci derecede, Macar ikinci derecede ötekiler de küçük devletlerin bütçeleridir.
    Şimdi Memâlik–i Osmâniye mekteplerinden söz söylemek lâzım. Fakat teessüf ederim aradım, mekâtib–i ibdidâîyeye dair malumat–ı lâzime ne Avrupa mecmualarında bulabildim ne de bizim maarif salnamesinde. Bunun için bu hususda size kati malumat veremeyeceğim ve zaten bu hususta sizin malûmatınız benden daha ziyadedir.
    Şimdi Memâlik–i Osmaniyede Mekteb –az mı çok mu her ne ise gerek çokluk, itibariyle ve gerek program itibariyle Avrupa'ya nisbetle mektep peyda etmek için ne lâzımdır. hesap edelim. Ne kadar lâzım ise mevcut olanlarını tenzil edelim. Bakisini vücuda getirelim. Avrupa'nın bugünkü derecesine birden bire varamayız. Yalnız ona doğru yürüyelim de şimdiki ahvâlimize göze ıslah ve teksir–i mekâtip edelim ve–tahsil–i umûmiyi yoluna koymağı düşünelim. Bunun için ne tedabir lazımsa îfâ edelim.
    Memâlik–i İslâmiyede ne kadar nüfus olduğunu bilemem. Akvam–ı gayr–ı müslimenin mektepleri mükemmel olduğundan onlardan bahsetmeyerek tahminen akvam-ı müslimeyi yirmi milyon addedelim. Belki ziyadedir. Avrupa'da olduğu gibi yediyüz sekizyüz âdeme bir mektep çok görelim. Bin nüfusa bir mektep isabet ettirelim. Bu hâlde yirmibin mekteb–i ibdidâi lâzım.
    Bakalım, iyice teftiş ve tedkik edelim. Güzelce anlayalım. Eğer meselâ 15.000 mektep varsa beşbin zammedelim. Eğer üçbin varsa 17 bin zammedelim.
    Maaşlara gelince, İngilizler gibi altıyüz lira vermeyelim. Hocalarımızı ehl–i kanaat addedelim, ellerini öpelim, rica edelim, az para ile bizi okutsunlar. Herhâlde bir muallim lâakal 36 lira almadıkça okutamaz. Bunu da tahmin edelim. 36 liradan 20 bin için 720 bin lira lâzım. En ekalli dörtbin talebesi bulunan muallimler lâzım. Her hazırlıklı muallimler olmalı. [Alkışlar]
    Sonra ikişer yüz talebe 20 darülmuallimin lâzım. Her bir darülmuallimin için vasatî olarak hesap edelim. 1500 lira sarfiyat lâzım ki yirmisi için 30 bin lira lâzım.
    Mektepleri açtık, muallimleri tayin ettik, şimdi kitap lâzım. Her mektebe bir kütüphane lâzım ara sıra talebe kütüphanelerdeki şeyleri okurlar, bunun için her mektebin büyük, küçük bir kütüphanesi olmalı. İşte bunlar tertip okunduktan sonra mekteplere nezaret lâzım. Bunların harcırahları da var. İşte bütün bunların yükünün bir milyon liraya baliğ olur. Çok para fakat hiç ürkmeyiniz. Hem çokdur, hem değildir. Tekrar ederim ürkmeyiniz. Çünkü size Rusya müslümanlarını misal getireceğim. Onlarda bir çok noktalardan size benzerler. Bir kere akçesizdirler, geride kalmışlardır. Bunların tecrübesini size arz edeyim:
    O vakit bir milyon lira çok görünmeyecek. Buhara, Hive Hanlığı ayrılınca Rusya'nın taht–ı idaresinde17 milyon müslüman kaldı. Bu 17 milyon müslümanın istatistik ile kaydolunan mekâtibi oradaki idare–i ruhaniyemize tâbidir. Mektep, cami, medrese hep idare–i ruhaniye tarafından kaydolunmuştur. 5640 mektep mevcuttur. Asya–i vusta idare-i ruhaniyeye tâbi değildir. Orada tahminen laakal dörtbin mektep vardır. Cümlesi 9600–10.000 kadardır. [Kız mektepleri bundan hariçtir. Volga nehri boyunda ıslah edilmiş üçyüz kız mektebi vardır. Kırım 'da da islah edilmiş iki üç mektep var. Volga'da üçyüz mekteple iftihar ederim.] Kız mekteplerini hesaba idhâl etmiyorum, bahis sade olsun diye. Bu mekteplerde 650 bin erkek okuyorlar. 9600 mektebin üçbini ıslah edilmiştir. Bakisi eski usül üzere idare olunur.. Onlar işte evvela bir müddet elifbayı görür, sonra amme cüzlerini, sonra da Kur'an– ı Şerifi de bir iki sene okur. İşte bu kadar. Yazı yok, ilmihâl yok, hesap yok, eski usul ve mektepler budur. O, üçbin ıslah edilmiş mektepler, Onlar ötekilere nispetle çok yukarıda; proğramları : Türkçe, fakat sade okunup yazmak, ilmihâl, hesap, hesapdan amal–i erbaa ve mualimin iktidarı var ise biraz daha ilerisi. Sonra muhtasar umumî coğrafya, muhtasar tarih–i umumî, ayrıca tarih–i İslam, ilm–i iktisad ve ilm–i eşya ve ulûm –ı tabiadan biraz malumat.
    Müddet– i tahsil iki yıl. Azıcık malumatı olan muallim, iki senede talebeyi çıkarır. Usulsuz olursa üç sene devam eder.
    Şimdi gelelim mekteplerin sarfiyatına: Ne ile bunlar idare olunur? Üçbin ıslah edilmiş mektep180 bin lira ile idare okunur. Ama bu hazineden değil, belki vaıif olarak, şakır şakır milletin ceb–i hamiyetinden çıkıyor. [Alkışlar... Yaşasın Rusya müslümanları...] Baki kalan 6100 mektep için 210 bin lira sarf olunur. Mecmuu 390 bin lira eder. Öte beri masraflarlar dahil olursa şüphesiz 350 , belki 400 bin lira vermektedir. Ve bunun da hiç kimse tarafından ağırlığı duyulmamaktadır. [Alkışlar] Lâkin 1750 nüfusuna bir mektep isabet eder. Demek ne lâzım? Evvela 15 bin mektep olacak, şu hâlde beş altı bin mektebe daha ihtiyacımız var. Muallimlere isabet eden maaş yeni usul 40, eski 25 lira kadardır.
    Şimdi mekâtib–i ibdidâiyeyi Memalik –i Osmaniyede çoğaltmak ve programlarını ıslah için lâzım olan bir milyon liradan bahsedeceğiz. Müsaade ederseniz beş dakika daha istirahat edelim.
    Şimdi rüfeka ile görüşüldü. Bir zattan aldığım malumâta göre Memâlik–i Osmaniyede 40-42 bin mektep–i ibdidîi mevcut imiş. Çok şükür. Çok memnun oldum. Diğer bir malumata göre de mevcut mekteplerin adedi kırkbinden çok aşağı imiş Bu iki malumatın her ikisi de doğrudur. 42 bin mektep var. deniyor, evet olabilir, fakat zannederim maatteessüf isimleri mevcut Hakikaten mektep namına şayan olanları varsa, herhâlde 42 bin mevcut ise iş biraz sadeleşir. Hiç yoktan bina etmek başkadır, usulsüz ve fakat mevcut mektepleri ıslah yine başkadır.
    Mevcut olduğu takdirde en ziyade dikkat edeceğimiz nokta , onların noksanını ikmal etmektir. Eminim ki binaları da biraz tamir ister. Çünkü hayvanlar gibi ahırlar içinde toplanıp okutmak şanımıza ve hatta imanımıza elvermez. Herhâlde çok ise de ıslahı için o dediğim milyon ve belki daha ziyadesi lâzım olacak. İster hükümet marifetiyle cem ve sarf olursun, ister millet vasıtasıyla. Verecek yine millettir. İnkâr olunmaz, fakiriz. Kârımız, kesbimiz azdır. Binaenaleyh her beş paramız bir kıymeti haizdir. Bu hâlde o (bir) kuruşu severek verdirmek için muallimlerin harekât ve tedrisatında faide görülmeli .
    Üçbin mektebi ıslah ederek ikiyüzbin lirayı kendi kendiliklerinden tedârik esbabına bakalım. Eski usul mekteplerin çocukları beşbuçuk, altı, yedi onüç yaşına kadar gel git ömür zayi eder; geçirirler. Eski mekteplerde yedi sekiz senede istihsal olunamayan malumatı yeni mekteplerde iki, nihayet üç senede kesbettiler. Bunu görünce ahâli verince verdiler. Yeni mekteplerde kaidedir: Her bir çocuk haftada bir ruple verir. Haftada yirmi para veren ahâli haftada dört beş kuruşnasıl verebildi? Semere gördüğü için. Bu terakki ne sayesinde oldu? Bir derece programın ıslahı ve elifbanın az vakkitte elde edilmesi sayesinde ki, bendeleri onu tertip etmiştim. Daha âlâ elifbalar mevcuttur. Bu babda iki türlü usul istimal okunur.
    1 – Tedricî, 2 – Savfî
    Tedricî demekten maksad, elifbanın hepsi harakesi mütebeddiye birden gösterilmemek. Çocuğa evvela üç harf gösterilir: elif–be–te. Bununla yazmak ve okumak ameliyatına başlanır. Bu üç harf birkaç türlü okunur. Mesela:bat, tab, baba, bat, eb, et, tata,...Cümlenize pek aşikârdır ki bir anda otuz kırk türlü hurufu zaptetmekten ise üç harfi zaptetmek elbette daha kolaydır.
    Üç harf ile yazıp okumak sanatına giren çocuk bir kaleyi fethetmişgibi sevinir. Vakıa da öyle olur. Çoçuklar bir kere lezzet aldı mı sonra bizden evvel koşarlar.
    Bu üç harfi belleyince sonra bir harf daha zammolunur. Bunu da zapteder. Çocuk böyle bir şey öğrenmeye başlayınca akşam sevine sevine pederine koşar, böyle tedricen elifba gösterilir. Kırkbeşgün içinde ikmal edilir. Tamam olduğu gün çocuklar kaba Türkçe yazarlar. okurlar. Bu kırkbeşgün usulsüz bir talim ile olursa elli altmış güne varır. Bu işte tetricen elifbayı göstermekten hasıl olan bir muvaffakiyet.
    İkincisi ise usul–i savtiyedir. Şimdiki buradaki usulüne göre hoca efendi diyor:
    – Bu "elif"... çocuk da "elif."..
    Hoca efendi: Bu "be" ..çocuk da "be"...– Oku bakalım şimdi!
    – "Elif be"...
    – Hayır öyle değil "âb"
    Çocuk şaşar kalır. Ne münasebet? "Elif "ile "be" bir yere bittabiî gelince "elifbe" olur. Neden "âb" olsun?
    Çocuk bu hususta pek haklı. "Elif" [ | "e"] insanın ağzından çıkan savtın biridir. Hakeza " :be" de öyle. "Elif"in "e", " "nin de sâkin olarak "be" olduğu gösterilirse, sonra ikisi bir yere gelince çocuk "elifbe" diye okumaz. Çünkü "elif" ne demektir, bilmez o. Onun bildiği " :e"dir. Sonra ( "be" ) de bilmez. Belki sâkin olarak ( be) sedâsını yalnız bilir. Şu hâlde yan yana gelince "âb" der. Kezalik () te'yi ("te") olarak işitmemiştir. Belki " ât" ın nihayetindeki gibi sâkin olarak "te" bilir. Yalnız o savtı bellemiştir. Binaenaleyh " " ile " " yan yana gelince "at" okur da "elif-te" okumaz. İşte böyle yalnız melekesi ve kulağı ile okur, yazar. Hıfzı ağırlaştırmaya hacet kalmaz Bu, bittecrübe görülmüştür. Yeni usulde olan mekteplerde muvaffakiyeti göre göre az zamanda mektepler 10. bin kilometre yeri geçip gitti. Hep bu usülün suhületi sayesinde. Ve öyle görülüyor ki on beş sene zarfında dokuz on bin mektebin umumu böyle olacak.
    İşte bu tecrübeye arka vererek ekser Memalik–i Osmaniye'de mektep işine ve idaresine tamamen aşina olanlar önayak olursa bir sene içinde ne kadar mektep varsa cümlesi ıslah edilecektir.
    Muallim yetiştirmek için kolay var. Rusya muallimlerinin cümlesi bir mektebden neş'et etti. Bir muallimin geldi:
    –Bilâ ücret öğretilecek dedin, fakat yalnız şu şartla ki öğrendikten sonra fi-sebilillah iki muallimi öğreteceksin ve ona da ayniyle bu tavsiyede bulunacaksın. Böylece birbirinden öğrenerek bir muallim iki oldu; iki dört oldu, dört sekiz oldu ve Türkistan'a kadar sirayet etti. [Alkışlar]
    Bu uzunca söylediklerimi kısaltayım: Eğer millet görse ki mektep bir şey öğretiyor, mektep çocuğun vaktini zayi etmiyor. O vakit para kaygısı, kasaveti hiç olmaz. Bir milyon büyük paradır. Yirmi milyon ahâli, istatistik kavaidine göre dört milyon aile demektir. Bir milyon lirayı dört milyon ocağa taksim edin. Bu taksim acaip bir hesap gösterir. Bir milyon lira yüz milyon kuruş eder. 40 milyon ocağa taksim edince 25 kuruş düşer. Yevmî 2 buçuk para eder. Rumeli'de olsun, Anadolu'da olsun hiç bir adam tasavvur olunabilir mi ki ikibuçuk parayı vermesin. Beş para ile iki milyon hasıl lira olur.
    Bizler ki okur, yazar milletin sayesinde yaşıyoruz; bizlerin borcumuzdur onlara bildirmek, onları müstefid etmek Bizde o amelî ve umumî himmet olursa millet o beş parayı, on parayı her zaman seve seve verecektir. [Alkışlar]
    Bahsin nihayetine gelindi. Benim pek kavi itikadım vardır. Eğer teşşebüs edersek, cidden arzu edersek ve kendi bilmediğimizi ehlinden istişâre etmeğe tenezzül edersek bizim mekteplerimizi pek az zamanda ıslah edilecektir.
    Sözümden anlaşılmasın ki maarif nezareti var da bir işe yaramaz. Hâşâ, fakat bunu da her vakit doğrudan doğruya gözüne bakaraktan, gözünü yummayaraktan derim ki: İngilizler gibi, Almanlar gibi mektep ve tahsilin ehli değiliz. Kendi tasavvurumuzla iş görmeye muvaffak olamayacağız. Onların üç yüz senede yaptığını biz, beş on satırla üç beş günde yapamayız. Oradan ne alırsak vakit kaybetmeyerek alalım. Böyle olursa bilcümle mekâtib–i islamiye Avrupa derecesine gelmek yoluna girecektir.
    Artık hazerât! Kaba kaba laflarımızla sizi taciz ettim. Fakat dilimi dinlemeyiniz, gönlümden çıkan sadaya bakınız. [Şiddetli ve uzun alkışlarla saat üç buçukta meclis nihayet bulundu]

    *) Alındığı yer: Kardaş Edebiyatlar, Ekim-Aralık, 1995, Sayı: 33, s. 12-22). (Bu Konferansın aslı Sırat-ı Müstakim dergisinde yayınlanmıştır. Konferansı dinleyen Eşref Edip Bey, İsmail Gaspıralı Bey'in konuşmasını yazıya geçirmiş ve Sırat-ı Müstakim'de yayınlamıştır. Oradaki metin Arap harflerinden çevrilerek, yeniden Kardaş Edebiyatlar'da yeniden yayınlanmıştır.
    İsmail Gaspıralı, Konferans, Sırat-ı Müstakim, (I. Kısım), 19 Recep 1327 / 1909, Sayı: 48, s. 345-346; (II. Kısım), ("Konferans: Tedrisat-ı Umumiye Hakkında" ismiyle) 26 Recep 1327 / 1909, Sayı: 49, s. 359-364)

    Meslek: siyaset adamı

  3. #3
    Onursal Üye alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını alos Baktabul'un Çılgını
    Üyelik Tarihi
    Feb 2007
    Bulunduğu Yer
    Biliyordum unuttum
    Mesajlar
    4.705
    Tecrübe Puanı
    10603017

    Tanımlı

    konular birlestirilmistir...

  4. #4
    Onursal Üye küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    May 2007
    Bulunduğu Yer
    ÖLüm Sokağı Çıkmazı
    Mesajlar
    7.881
    Blog Yazıları
    83
    Tecrübe Puanı
    107374877

    ;;) Ce: İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914)

    "Dilde, fikirde, işte birlik'


    Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayıile, silinmez İzler bırakmıştır.



    GENÇ İSMAİL MOSKOVA'DA

    Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledilmiştir. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne yerleştirilen Gaspıralı'nın bütün bu okulları ruhuna alabildiğine yabancı bulduğunu biliyoruz.

    O yıllarda Moskova Panislavizm'in merkezidir. Özellikle Türk düşmanlığına dayanan Slav ırkçılığı, Türklüğe ve İslâm'a karşı, acımasız bir taassubu sürekli olarak canlı tutmak için faaliyet gösteriyordu. Rusların bu korkunç düşmanlıkları, Gaspıralı'nın birkaç arkadaşının ruhunda öyle büyük bir derin etki yaratmıştı ki, altıncı sınıfa geçtikleri yıl, o sırada Girit'te asilerle savaşan Türk kardeşlerinin yardımına koşmaya karar verdiler. Bir kayıkla kırk beş gün kürek çektikten sonra Don nehrini geçerek Odesa'ya ulaştılar. İstanbul'a gitmek üzere vapura binmeye çalıştıkları sırada , pasaportları bulunmadığı için yakalanarak Bahçesaray'a gönderildiler.



    BAHÇESARAY'DA GENÇ BİR MUALLİM

    Gaspıralı, bu olaydan sonra Moskova'daki okuluna dönmeyecek, Bahçesaray'da Mengligiray tarafından kurulmuş olan Zincirli Medresesi'ne 400 ruble maaşla Rusça muallimliğine tayin edilecektir.

    Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalışıyor, ayrıca o sıralarda epeyce yaygınlaşmış bulunan "Batılılaşma" akımının sebepleri üzerinde düşünüyordu. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da Dereköy mektebine tayin edilmiş, burada iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başlamıştır.

    Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalışmış, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başlamıştır. Fakat ne talebeler, ne de Kırım halkı, psikolojik olarak böyle bir; yeniliğe hazırdı. Nitekim ders saatlerini zil çalarak ilan etmeye kalkışması, çan sesinden haklı olarak nefret eden talebelerin büyük tepkisine yol açmıştır, ölümle tehdit edilince, Zincirli Medresesi'nden ayrılmak zorunda kalan İsmail Gaspıralı, bu tecrübesini daha sonra şöyle yorumlayacaktır:

    "Bizde ilk tedris ve terbiyenin olmadığını mektepte, dinî mekteplerimizin korkunç geriliğini ise daha sonra Zincirli'de tamamıyla öğrendim ve bunun için daha bu devirlerde her şeyden önce bu esasların ıslah edilmesi gerektiğine inandım."



    İSMAİL, PARİS'TE...

    Türkiye'ye gitmek, ilk macerasından sonra, İsmail Bey'in içinde hiç sönmeyen bir arzu haline gelmiştir. Bunun için 1871'de İstanbul'a gelerek zabit olmayı istemişse de, tahsili yarıda kaldığı için bunun mümkün olamayacağını düşünerek tahsilini tamamlamak ve Fransızca'yı esaslı bir şekilde öğrenmek üzere Paris'e gitmiştir (1872). Yalta'dan hareket ettiği sırada, cebinde sadece 200 ruble vardır.

    Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kalmış, hatta o yıllarda orada bulunan ünlü Rus romancısı Turgeniyef'in takdirini kazanarak sekreterliğini yapmıştır. Gaspıralı'yı, Paris'te, bizim Jön Türklerin aksine, hayatım çalışarak kazanan, körü körüne hayranlığa kapılmaksızın Batı medeniyetini anlamak için bütün tecessüsünü seferber eden genç bir adam olarak görüyoruz.

    İsmail Bey, Avrupa izlenimlerini daha sonra "Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene" adıyla 1302 (1886/87)'de İstanbul'da, Ebuzziya Matbaası'nda basılan küçük risalesinde anlatacaktır. 1977 yılında Prof.Dr. Mehmet Kaplan tarafından sadeleştirilerek Türk Kültürü (Ekim 1977) dergisinde yayınlanan bu risalesinden, Gaspıralı'nın Batımedeniyetini gerçekten çok iyi tanıdığı ve bütün çelişkilerini gördüğü anlaşılmaktadır.



    SERVET DAĞILIMINDA EŞİTSİZLİK

    Gaspıralı'ya göre, büyük teknolojik gelişmelere rağmen, Batı'da servet dağılımında büyük bir eşitsizlik vardır; küçük bir azınlık servet ve refah içinde yüzerken, büyük çoğunluk sefalet içinde sürünmektedir. Halbuki hakiki medeniyetin ölçüsü, İslam'ın da temel esprisi olan "hakkaniyettir. Bu bakımdan Batı medeniyetini insanlığın ulaşabileceği tek zirve olarak görmek yanlıştır; "Eğer insanlığın görüp göreceği son yaşayış tarzı ve son medeniyet bu ise, insanlar çok talihsiz imişler."

    Batı'da servet dağılımındaki bu eşitsizliğin sosyalistlerin işine yaradığını söyleyen Gaspıralı, "İlerleme yoluna girmiş İslâm ülkeleri ve kavimleri geleceklerini hangi örneğe uyduracaklar? Avrupa'nın peşinden giderek sonra da sosyalizm belalarına uğrayacak isek yazık gayret ve, emeğimize! Okuya okuya 'sivilize' olup Frenkler gibi olacağız diyorsak ve mukaddes bir hayat gayesi edine-meyeceksek yazık bizlere!" diyor ve insanların birbirleriyle münasebetlerinde, John Stuart Mill'in sistemleş-tirdiği "ütilitarizm"den, yani fayda-: cıhktan önce gözetilecek şeyin "hakkaniyet" olduğunu ifade ediyor.



    BAHÇESARAY BELEDİYE BAŞKANLIĞI

    Gaspıralı, Paris'ten kendi memleketine değil, artık Türk zabiti olabileceğini ümit ederek İstanbul'a gelrniş, fakat çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanmıştır. İşin acıklı tarafı, bir dilekçeyle müracaat ettiği Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, bu müracaat hakkında Rus sefiri İgnatief'in fikrini almaya kalkışacaktır.

    Yaklaşık bir yıl, Ceride-i Askeriyye'de mütercim olarak çalışan amcası Halil Efendi'nin yanında da kalan İsmail Bey, bu arada basını takip ederek Osmanlı devletinin ekonomik, politik ve sosyal yapısı hakkında sağlam fikirler edinmiştir. Ulaştığı en önemli kanaat ise, Türkiye'de servetin ticaret hayatını ellerinde tutan azınlıklarda biriktiği, Türklerde ise memur olma hastalığının iflah olmaz bir hale geldiği idi.

    İsmail Bey'in yazarlık hayatı, İstanbul'da bulunduğu sıralarda başladı. Buradan gönderdiği yan gerçek, yarı hayalî mektuplar, Moskova ve Petesburg'da çıkan Rus gazetelerinde yayınlanıyordu. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi.

    Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Şehir sokaklarına fenerler koydurmak ve bir hastahane açmak teşebbüsü, belediye meclisi üyeleri tarafından şehrin kasasını boşaltacağı gerekçesiyle reddedilmiş, yaşlılara okuma yazma öğretmek için başladığı gece dersleri, kömür masrafı olarak istenen cüz'î paranın verilmemesi yüzünden sonuçsuz kalmıştı.

    Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı.



    "RUSYA MÜSLAMANLARI"

    Gaspıralı'nın, sansürden geçmesi için çok ihtiyatlı ve çok zekice bir üslupla yazdığı bu makalelerinde, Rusya müslümanları açısından önemli tezler ileri sürülmüştür. Söz konusu makalelerde güdülen asıl gaye, Rusları ürkütmeden, Ruslaştırma siyasetinin netice vermesinin mümkün olmadığını göstermek ve Rusya müslümanlarını -bazı tehlikeli gelişmelere dikkat çekerek- total bir modernizasyona davet etmektir.

    İsmail Bey, Rusya'nın dünyanın en büyük müslüman ülkesi olma yoluna girdiğini, bunun aynı zamanda bir hıristiyan ülkesi olmasına aykırı bir durum teşkil etmediğini söylüyordu. Öyleyse Rusya, müslümanları sadece vergi veren bir kitle olarak görmemeli, onlara Ruslarla eşit bir hukukî statü tanınmalıydı. Halbuki o zamana kadar uygulanan politikalar, özellikle Ruslaştırma politikası, müslümanları Ruslardan uzaklaştırmaktan ve cehalet karanlığına gömmekten başka bir işe yaramamıştı. Bu politikanın olumsuz sonuçlarından biri de, müslüman halkı perişan eden tehlikeli muhaceretlere sebep olmasıydı.

    Ruslarla müslümanlarm kaynaşa-bilmeleri için bazı çareler de gösteren Gaspıralı, Rusya müslümanlarının herhangi bir müslüman milletten daha fazla medenileşmeleri gerektiğini söylüyor. "Biz istidatlı bir milletiz." diyordu, "Bize yalnız medeniyeti kendi dilimizde öğrenme imkânını veriniz. Siz büyük biraderler, bize aydınlık veriniz! Mektepte Rus dili Ukraynalıların bile işine yaramadığı halde, Tatarların işine nasıl yarar? Rus dili, mektep vasıtasıyla değil, hayat şartlarının değişmesi, demiryollarının ve iktisadî hayatın gelişmesi nisbetinde kendiliğinden intişar eder. Müslümanlar arasında zararlı unsur, onların aralarında yetişmeye başlayan ve her nevi idealden mahrum kozmopolit züppelerdir. Bunlar ne İslamlar, ne de Rusya için faydalı olabileceklerdir!"



    FEDERATİF SİSTEM TEKLİFİ

    "Rusya Müslümanları'nda, Gaspıralı'nın Ruslara teklif ettiği, federatif bir devlet yapısının oluşturulmasıdır. Müslüman Türk kavimlerini Ruslaştırmak mümkün olmadığına göre en doğru yol, bu milletlere hak, adalet, ilim ve hürriyet vermektir. Sağlanacak eşit haklar, Rusya'ya birlik getirecek, o zaman Rusya'nın meseleleriyle "Gayrırus" lar da, en az Ruslar kadar ilgileneceklerdir. Bu hususta Amerika ve İsviçre'yi örnek gösteren Gaspıralı, Rusya Türkleri'nin kimliklerini korumalarında İslâm'ın önemini ve mağlup edilemezliğini özellikle vurgulayarak, milletlerin eşitliği esasına dayanan federatif bir devlet yapısının tek çıkar yol olduğunu söylemektedir.

    İsmail Gaspıralı'nın fikirlerinin hemen tamamı, nüve olarak "Rusya Müslümanlan"nda bulunmaktadır. Kırım dışındaki müslüman Türk aydınları üzerinde de derin etkiler bırakan bu fikirler, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, gerçekten çok dikkatli ve ihtiyatlı bir üslupla ifade edilmişti.



    EVLİLİĞİ

    Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.

    Bu faaliyetleri devam ederken, ismail Bey, bir de romantik bir aşk macerası yaşamıştır. 1882 yılında, Kazan eşrafından zengin bir işadamı olan İsfendiyar Bey'in kızı Zühre Hanım, amcası İbrahim Bey'le birlikte ciğerlerinden rahatsız olduğu için tedavi maksadıyla Kırım'a gelir. Rusça bilen ve kültürlü bir genç kız olan Zühre Hanım, yazılarını okuduğu İsmail Bey'e karşı büyük bir saygı ve sevgi duymaktadır. Birlikte Bahçesaray'ın tarihî yerlerini gezerken iki genç arasında sağlam bir aşk duygusu uyanır. Gaspıralı İsmail Bey, 1887'de Dereköy'-de evlenmiş, fakat eşinin kültür seviyesi kendisini anlayabilmekten çok uzak olduğu için, bu evlilik ancak bir yıl kadar devam edebilmiştir.

    İsmail Bey'in daha sonra Yalta'ya giden misafirlerini orada da ziyaret ettiğini, Zühre Hanım'a fikirlerinden ve ideallerinden bahsettiği gibi, duygularını da açtığını biliyoruz. Aynı yılın sonlarına doğru, İsmail Bey, Simbir vilayetine giderek İsfendiyar Bey'i malikanesinde ziyaret edecek, kızını isteyince, gururlu bir aristokrat olan bu zengin fabrikatör tarafından kovulacaktır. Fakat iki genç de her şeyi göze almışlardır. Aralarında anlaşırlar ve İsmail Bey, bir gece yarısı Zühre Hanım'ı kızakla kaçırır. Gizlice nikâhlarını kıydırdıktan sonra Bahcesaray'a dönerler.

    Hayatının sonuna kadar İsmail Bey'in ideallerinde en büyük destekçisi olan ve ona dört çocuk -veren Zühre Hanım, kocası, "Tercüman'ı çıkarmaya karar verdiği zaman, hiç tereddüt etmeden bütün altınlarını ve mücevherlerini ortaya koymuştur.



    "TERCÜMAN"

    Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.

    Böylece "bahar güneşiyle dünya dirilip çiçeklendiği günlerde, uzun yıllardan beri karlı kefenlerle örtülüp ölü gibi uyuklayan şimal Türklerinin ilk beyaz bahar çiçeği" açılmış oldu. Olayın asıl anlamlı tarafı, 1883'ün Kırım'ın Ruslar tarafından işgalinin yüzüncü yılı olmasıydı. Rus basınında ateşli yazılarla bu yıldönümü kutlanıyor, cilt cilt kitaplar yayınlanıyor, Rusya'da adeta bayram yaşanıyordu. Çünkü yüz yıl önce, General Potemkin komutasındaki Rus ordusu, 30 bin Kırım Türkünün cesedini çiğneyerek bu güzel Türk ülkesine girmiş, Karasu ve Bahcesaray'ı yakıp yıkmış, yağ-malamıştı. Ve büyük acılar, büyük göçler o tarihte başlamıştı.

    Ama artık "Tercüman" bu acıların tercümanı, bu mazlum milletin sesi olacaktı.

    Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı.



    "DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK"

    Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman -ki yazıların Rusça tercümeleri de hesaba katıldığında iki sayfaya inmektedir-çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaşmıştır. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleriyle yakında ilgilenmesinin yanısıra, "dil birliği" politikasının bir sonucudur.

    Gaspıralı'nın, bütün müslüman Türkler tarafından kullanıbilecek bir yazı dili ortaya koymak için gösterdiği büyük gayret, Rusya Türk-14 leri arasında kabile duygusunun ne kadar güçlü olduğu düşünülecek olursa, olağanüstü bir cesaret istiyordu. Nitekim Gaspıralı'nın faaliyetleri, büyük başarısının yanısıra, küçümsenemeyecek bir muhalefetle de karşılaşmıştır. Kazan Tatar şairi Abdullah Tukay, Gaspıralı'nın ısrarla savunduğu ortak edebî dil hakkında şöyle diyordu: "Biz Tatardık ve öyle kaldık. Türkler İstanbul'dadır, biz ise buradayız."

    Gaspıralı, aslında sadece dilde değil, Türk kültürünün bütün alanlarında topyekûn bir reform fikriyle ortaya çıkmıştır. Bu reformun temel prensibi ise, Tercüman gazetesinde, ismin hemen altında yer alan "Dilde, fikirde, işte birlik"ti. Bu sloganla veciz bir şekilde özetlenen programın ana esasları kısaca şunlardı: Mektepleri Avrupai metodlarla ıslah etmek; bütün Türk dünyası için müşterek bir yazı dili oluşturmak: kadınlara hürriyet: eğitim ve öğretim işlerinin yürütülebilmesi için hayır cemiyetlerinin kurulması.



    NASIL BİR DİL?

    Gaspıralı, dilde birlik" idealinin gerçekleşmesi için de, Türkçe'den mümkün olduğu kadar yabancı kelime ve kaideleri çıkarmayı ve her şiveden pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı-Türk tasrifine uydurarak kullanmayı öngörüyordu. Gerçekte nihaî hedefi temiz İstanbul Türkçesi'ydi. Sonunda öyle bir dil kurulmalıydı ki, Mehmed Emin'e yazdığı mektupta da söylediği gibi, Türkistan steplerindeki Türk deve-cileriyle Dersaadet'teki kayıkçılar ve hamallar bile rahatça anlayabilsin.

    Düşüncelerini sonuna kadar, ısrarla savunan Gaspıralı, Tercüman'ı Türk-İslâm dünyasının hemen her yerinde okunan bir gazete haline getirmeyi başarmıştır. Bu, hiç de küçümsenecek bir başarı değildi. 1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır.

    Tercüman'ın İstanbul'da da genellikle 5 bin adet satıldığı zaman zaman bu sayının 10-15 bine ulaştığı biliniyor. Ne var ki, bu inanılmaz başarı, Birinci Dünya Savaşı ve Rus İhtilali'yle birlikte kesintiye uğrayacaktır. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının, ihtilalden sonra dil ve kültür alanında maruz kaldıkları ağır baskılar, Gaspıralı'nın "ortak yazı dili" idealini, artık bir ütopya haline getirmiştir.



    KAYTMAZAĞA MAHALLESİNDE BİR MEKTEP

    Gaspıralı İsmail Bey, dil meselesinin çözümünü, diğer sosyal alanlardaki gelişmelerin ön şartı olarak görüyordu. Ona göre, dilin çağdaş gelişmelere adaptasyonu gerçekleşmeden, toplumun modern ihtiyaçlarını karşılamak mümkün değildir. Türkçe konuşan dünyanın kaderi, az bir eğitimle herkes için geçerli olacak bir haberleşme aracının, yani ortak dilin tesisine bağlıydı. Bu ise sağlam bir eğitimle mümkündü. Haziran 1895'te Tercüman'da yayınladığı "Şark Meselesi" başlıklı makalesinde, Gaspıralı, şunları yazmıştı;

    "Serlevhaya bakıp Gladiston'luk, ya Bismark'lık iddiasında bulunduğum zannedilmesin. İndimde Şark meselesi, maarif meselesi demektir. Moğol akıntısından ve yıkıntısından sonra hemen ta bu zamana kadar âlem-i İslâm'ın gayretten, gözden, kulaktan düşüp, koca gülbahçe miskinhane harabesine çevrilip asırlarca terakkiden bî-behre kaldığı, büyük ulema zuhur etmediği tüccarlar yol bulamadığı, kâşif ve naşirlerin namları dahi unutulduğu nedendir? Maarifsizlikten..."

    1881 yılı itibariyle Rusya Türklerinin 16 bin kadar mahalle mektebi bulunduğunu, bu mekteplerde yarım milyona yakın Türk çocuğu ömürlerinden beşer yıl çürüttükleri halde, Türkçe beş satır bile okuyup yazma öğrenemediklerini söyleyen Gaspıralı, eğitimde köklü bir refoma gidilmesinin şart olduğunu söylüyordu. Yahya Kemal de, hatıralarında, aşağı yukarı aynı yıllarda mahalle mektebine üç yıl gittiği halde elifba'yı sökemediğini, daha sonra gönderildiği yeni usuldeki Mekteb-i Edeb'de ise, bu iş için üç beş günün yettiğini anlatır. Kısacası, Gas-pıralf hin şikâyet ettiği durum, sadece Rusya Türkleri için değil, Osmanlı ülkesi için de sözkonusudur.

    Bu konuda Tercüman'da sürekli yayın yaparak "Usul-ü cedid", yahut "usûl-ü savtiye" (fonetik me-tod) dediği yeni metodu savunan Gaspıralı, 1884 yılında, Bahçesa-ray'ın Kaytmazağa mahallesinde ilk "usul-ü cedid" okulunun açılmasına önayak oldu. Bu okulda kendisinin yazdığı "Hûce-i Sıbyân" adlı okuma kitabı okutulacaktı. "Usul-ü savtiye", harfleri değil, sesleri öğretmek esasına dayanıyordu.

    Ne var ki, "Kadimci"ler, yani eski metodu savunanlar, bu hususta Gaspıralı'ya şiddetle karşı koydular. Onların etkisiyle halk da, İsmail Bey'in Kaytmazağa mahallesinde açtığı okula karşı cephe almıştı.

    Aradan 45 gün geçti: Gaspıralı ve arkadaşları, elde ettikleri sonucu göstermek üzere Bahçesaray'ın ileri gelenlerini okula davet ettiler. Daveti kabul eden çok az sayıdaki misafir, öğrencilerin 45 günde, her gün sadece dörder saat çalışarak okuyup yazma öğrendiklerini görünce gözyaşlarını tutamadılar.

    Bu olaydan sonra, Gaspıralı'nın itibarı epeyce yükselmişse de, Ka-dimciler, "çabuk öğrenilen ilim çabuk unutulur" gibi gerekçelerle, saldırılarını arttırarak devam ettirdiler. Bunun üzerine, Bahçesaray pazarındaki bir kahvehanede bir akşam mektebi açarak yirmi kadar hamal ve bakkal çırağını davet eden Gaspıralı, 40 akşam bizzat ders vererek hepsine okuma yazma öğretmiştir.



    USUL-Ü CEDİD YAYILIYOR

    Bu arada Tercüman'da sürekli olarak "Usul-ü cedid"le ilgili makaleler yazan Gaspıralı, görüşlerini bütün Rusya Türklerine kabul ettirmek azmindedir. Bunun için her yıl, Rusya'nın her tarafından müslüman tüccarların geldiği Nijninovgorot sergisine giderek "Usul-ü cedid"in propagandasını yapmaktadır. 1887 yılında Bahcesaray Numune Mektebi muallimi Bekir Efendi'yi Rezan vilayeti Ankerman beldesine göndermiş ve ikinci numune mektebinin orada açılmasını sağlamıştır. Tam-bof ve Penza vilayetlerinde fonetik metodu öğretme görevi de Bekir Efendi'ye verilir.

    Bu çalışmaların semeresi kısa zamanda alınışı çeşitli bölgelerden 80 kadar molla ve softa Bahcesaray'a gelerek "Usul-ü cedid"i öğrenip memleketlerine dönerler. Böylece beş altı yıl içinde, Rusya'nın hemen her vilayetinde ikişer üçer mektep ıslah edilir. 1893'te Semerkant'a giden Gaspıralı, orada da bir "numune mektebi"nin açılmasını sağlamış, bu okul üç ay sonra hükümet tarafından kapatılmışsa da, fonetik metodun başarısını açıkça gösterdiği için, Orta Asya'da da peşpeşe "Usul-ü cedid" okulları açılmaya başlamıştır. 1904'te gelindiğinde, Rusya'daki bu okulların sayısı aşağı yukarı 5 bindir. Gaspıralı İsmail Bey'in inanılmaz mücadele azminin ve takipçiliğinin bir sonucudur bu.

    "Usul-ü cedid", kısaca özetlemek gerekirse, şudur: İlkokulun medreseden ayrılması ve öğretmenlerinin bulunması, öğretmene sadaka değil maaş verilmesi, fonetik metod (usul-ü savtiye) uygulanarak öğretilecek okumanın yanısıra yazı öğretimine de önem verilmesi, kız çocuktan için ayrı okullar açılması, öğretimin, her yaşa göre ders kitapları hazırlamak bir program dahilinde yapılması.



    MÜSLÜMAN İTTİFAKI

    Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadığını, eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdiğini görüyoruz (1906).

    "Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırmıştır. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etmiştir. 1910'da ise Hindistan'a gider ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlatır, hatta bir "Usul-ü cedid" okulu açmayı başarır. Aslında Hindistan seyahatinin gayesi de, "Usul-ü cedid" okulu açmaktan ziyade İslam dünyasını harekete geçirmektir.

    Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti.
    Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.

    alıntı


  5. #5
    Onursal Üye küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra Baktabul'un Çılgını küppra - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    May 2007
    Bulunduğu Yer
    ÖLüm Sokağı Çıkmazı
    Mesajlar
    7.881
    Blog Yazıları
    83
    Tecrübe Puanı
    107374877

    ;;) Ce: İsmail Gaspıralı Kimdir, İsmail Gaspıralı Hayatı, Biyografisi (1851 - 1914)

    Doç. Dr. Hakan Kırımlı
    İsmail Bey Gaspıralı (İsmail Mirza Gasprinskiy) 20 (eski takvime göre, 8) Mart 1851'de Bahçesaray yakınlarındaki Avcıköy'de doğdu. Annesi Fatme Sultan köklü bir mirza ailesinin kızıydı. Babası Mustafa Alioğlu Gasprinskiy de Çarlık ordusundan emekli teğmen rütbesini taşıdığı için küçük İsmail zadegân sınıfına mensuptu. Öğrenim hayatına mahallî Müslüman mektebinde başlayan İsmail, tahsilini bir Rus okulu olan Akmescit Erkek Gimnazyumu'nda sürdürdü. Bunu müteakip, önce Voronej'deki, daha sonra da Moskova'daki Harbokulu'na kaydoldu. Özellikle Moskova'daki askerî tahsil yıllarında genç İsmail dönemin Rus fikir hayatını ve aydınlarını yakından tanımak imkânını buldu. Burada tanıştığı Rus aydınlarına derin saygı duymakla birlikte, o yılların Moskovası'nın anti-Türk karakterdeki Pan-Slavist atmosferi onda aksi tesir doğurdu. O yıllarda devam etmekte olan Girit isyanında Rum asilere karşı mücadele eden Osmanlı askerlerine katılmak arzusuyla yakın arkadaşı Mustafa Mirza Davidoviç ile birlikte gizlice Türkiye'ye geçmeye teşebbüs ettiyse de, Odesa'dayken yakalandı. Çarlık Rusyası'ndaki askerî talebelik kariyeri bu şekilde sona eren Gaspıralı, 1868'de Bahçesaray'a dönerek, buradaki ünlü Zincirli Medrese'de Rusça muallimliğine başladı. Bu arada kendisini yoğun bir şekilde Rus edebî ve felsefî eserlerini okumaya verdi. 1872'de Kırım'dan ayrılan Gaspıralı İstanbul, Viyana, Münih ve Stuttgart üzerinden Paris'e gitti. Paris'de geçirdiği iki yıl içinde ünlü Rus yazarı İvan Turgenyev'e asistanlık yapmak da dahil çeşitli işlerle hayatını kazandı. 1874'de öteden beri içinde yatan Osmanlı zâbiti olma arzusuyla İstanbul'a geldi. Ancak burada geçirdiği bir yıla yakın süre içinde müracaatına olumlu karşılık alamadı ve tekrar Kırım'a döndü.
    1878'de Bahçesaray Belediye Başkan Yardımcısı seçilen İsmail Bey, ertesi yıl Belediye Başkanlığı'na getirildi ve 1884 yılına kadar bu görevde kaldı. Gaspıralı'nın gerek Kırım'da, gerekse çeşitli dış ülkelerde geçirdiği yıllar ona büyük çoğunluğu kabuğuna çekilmiş bir halde yaşayan diğer Kırım Tatarlarından çok farklı tecrübeler kazandırmıştı. Mevcut problemleri yakından müşahede ettiğinden, yabancı hakimiyeti altında yaşayan soydaş ve dindaşlarını uyandırmak, onların seslerini duyurmak arzusuyla yayın yoluyla faaliyete geçmek istedi. İlk teşebbüs olarak, Akmescit'de çıkan Rusça Tavrida gazetesinde "Rus İslâmı" (Russkoe Musulmastvo) başlıklı sonradan risale olarak da yayınlanan bir dizi yazı yazdı. Burada, Rusya ile onun Müslüman tebası arasındaki ilişkilere değinerek, bu kadar çok sayıda Müslümanı içinde bulunduran Rusya'nın bir Ortodoks Hristiyan devleti olduğu kadar aynı bir Müslüman devleti sayılmasının da doğru olacağını savundu. Ona göre, imparatorluğun bu iki ana unsuru birbirini daha iyi tanımalı ve Ruslar çağa uygun bir maarif sisteminden ve bilimden mahrum bir halde bulunan Müslümanların buna kavuşmasına engel olmamalıydı.
    Gaspıralı'nın bu ilk eseri özellikle Rus hükûmetine ve çevrelerine hitaben yazılmıştı. O, Kırım'dakiler de dahil umum Rusya Müslümanlarının, millî bir uyanışa geçmedikleri takdirde eriyip gitme tehlikesine maruz bulunduğunu ve bunun ancak Rusya hükûmeti karşıya alınmadığı takdirde gerçekleşebileceğini düşünüyordu. Müslümanlar üzerindeki Rusya hakimiyeti bu insanların içinde bulundukları geri kalmışlık ve ezilmişlik şartları altında değiştirilmesi mümkün olmayan bir vakıa idi. Zamansız ve maceracı hareketler ise Gaspıralı'ya göre ancak felâketle sonuçlanabilirdi. Öncelikle Rusya dahilindeki milyonlarca Müslüman cehalet ve ekonomik çöküş durumundan kurtulmalı, tecrid olunmuş cemaatlerden birleşmiş, modern bir millet haline dönüşmeliydiler. Hepsi Müslüman oldukları için İslâm'ın özünde mevcut olan temel dinî uhuvvet olgusu bunları birleşmeye sevk ettiği gibi, büyük çoğunluğu itibarıyla da (az-çok farklı lehçelerde de olsa) aynı dili yani Türk dilini konuşan halklar olduklarından etno-dinî esaslarda yekpare bir millet halinde bütünleşmeleri gerekliydi. Tek tek ele alındığında mevcut meselelerle başa çıkabilmelerine ihtimal verilemeyen bu Müslüman-Türk halkları, birleşip bütünleştikleri takdirde büyük bir potansiyel meydana getirebilirlerdi. Bütün bunların ön şartı ise, Rusya İmparatorluğu'nda yaşayan Türk-Müslüman toplumların geri kalmışlık ve cehalet zincirlerini kırmalarını sağlayacak ve birbirlerine yakınlaşıp bütünleşmelerini mümkün kılacak tarzda çağın ihtiyaçlarına uygun bir maarif sisteminin ihdasıydı. Bu sistem Türkçe eğitim vermeli ve Gaspıralı'nın tasavvurundaki millî bütünleşmenin altyapısını hazırlayacak bir ortak Türk edebî dilinin teşekkülüne vasıta olmalıydı. Bunun yanısıra, oluşacak millî bir Türk basını da bu toplumların birbirlerinden haberdar olmalarında ve kaynaşmalarında hayatî bir rol oynayacaktı. Ancak, bütün bu safhalarda Rus hükûmetinin gazabını celbedecek tavırlardan uzak durmalı, Batı bilimini Ruslar vasıtasıyla alabilmek için gayret sarfedilmeli ve umum Rusya gelişmelerinden uzak kalınmamalıydı.
    Gaspıralı öncelikle bu fikirlerini tedricî ve ihtiyatlı bir şekilde de olsa ortaya koyabileceği Türkçe bir yayın organına ihtiyaç duymaktaydı. Bu yoldaki resmî müracaatlarının sonuçsuz kalması üzerine, Tiflis'de her birini değişik adlarla bastırdığı bir dizi varaklar neşretti. Söz konusu varaklar fiilen süreli yayın mahiyetinde olmakla birlikte, resmî müsaade yokluğu dolayısıyla teoride münferit yayınlar şeklinde basılmıştı. Gaspıralı bu arada, tasavvurundaki gazetenin yayını için gereken resmî müsaadeyi alma çabalarını sürdürdüğü gibi, Volga boyundaki Müslümanlar arasında da dolaşarak henüz yayın müsaadesini almadığı gazetesine aboneler bulmaya çalıştı. Nihayet, 1883'de bütün muhteviyatının Rusçasının da birlikte yayınlanması şartıyla Tatarca (yani Türkçe) bir gazete neşri müsaadesini elde edebildi. İlk nüshası 22 Nisan 1883'de Bahçesaray'da basılan Tercüman adındaki bu gazete haftada bir gün yayınlanıyordu (Ekim 1903'den itibaren haftada iki gün çıkmaya başlayan Tercüman, 1912'den sonra günlük oldu). Tercüman'ın dili esasen sade bir Osmanlı Türkçesi olup, zaman zaman Kırım Tatar veya diğer Türk lehçelerinden kelime ve sözlerle takviye edilmekteydi. Tercüman Kırım'da yayınlanan ilk Türkçe gazete olduğu gibi, umum Rusya Müslümanları arasında Türk dilindeki ancak üçüncü gazeteydi. Diğerlerinin (Taşkent'de yayınlanan resmî Türkistan Vilâyeti'niñ Gazeti hariç tutulursa) kısa sürede kapanmalarıyla uzun süre Tercüman Rusya İmparatorluğu dahilindeki yegâne Türk ve Müslüman gazetesi olarak kalacaktı. Tercüman'ı ve gerekli olacağını düşündüğü diğer yayınları basabilmek için Gaspıralı Bahçesaray'da Arap harfleriyle bir de matbaa kurmuştu ki, bu Kırım'daki ilk Müslüman matbaasıydı. Tercüman Kırım Tatarları arasındaki ilk basın organı olduğu için özellikle başlangıçta Gaspıralı gazetenin bilfiil her safhasını şahsen ve en yakın aile fertlerinin yardımıyla yürütmeye mecbur kaldı.
    Gaspıralı idealinde yatan umum Rusya Türkleri arasındaki radikal ve büyük çaplı bir maarif reformunun altyapısının hazırlanması ve desteklenebilmesi için Tercüman'ı aslî vasıtası olarak görmekteydi. Aynı şekilde, bizâtihi gazete olgusunun benimsenebilmesi ve okunabilmesi için de bu tür köklü bir eğitim hamlesi yoluyla Rusya Türkleri ve bu meyanda Kırım Tatarları içinde gerçek manâda bir millî aydınlar zümresinin oluşabilmesi şarttı. Rusya İmparatorluğu dahilinde mevcut olan, ana dilinde yani Türkçe okuma-yazma öğretebilmekten, en temel fen bilgilerini verebilmekten ve her türlü zarurî donanım ve organizasyondan mahrum bir şekilde varlığını sürdüregelen çürümüş eski usûl mektep ve medrese sisteminin ise bunu temin edebilmesi imkân haricindeydi.
    Gaspıralı maarif reformunun ilk tecrübesini 1884'de Bahçesaray'ın Kaytaz Ağa mahallesinde açtığı mekteple yaptı. Bu uygulamanın başka bir örneği bulunmadığı için, mâlî kaynağın bulunması, muallimin yetiştirilmesi, programın hazırlanması, araç ve gereçlerin temini ve hattâ derste okutulacak malzemenin basılması hususlarını bizzat Gaspıralı üstlendi. Gaspıralı'nın, bu teşebbüsünü başlangıçta şüphe ile karşılayan Bahçesaray halkına yeni mektebi benimsetebilmek için ortaya attığı hedeflerinden birisi burada "kırk günde Türkçe okuma-yazma öğretileceği" idi. Nitekim, gerçekten de tam kırk gün sonra eşrafın ve halkın hazır bulunduğu açık bir imtihanla talebelerin bunu başardığını gösterdi. Gaspıralı, kurduğu mektebinde o zamana kadar kullanılan ve çok vakit aldığı gibi, başarı oranı da düşük olan eski usûlün yerine, önce harflerin ve bunların tekabül ettikleri seslerin tanıtıldığı, bilâhare de bunların gerçek kelimeler içinde okunuş ve yazılışlarının öğretildiği yeni bir metodu (usûl-ü savtiye) uygulamaktaydı. Gaspıralı'nın bu tecrübe mektebindeki yeniliği okuma-yazma öğretiminde daha kolay ve pratik bir usûlün uygulanmasından çok öteye gitmekteydi. Esasen, onun ilk denemesini yaptığı ve ileride çok daha geliştireceği maarif sistemi Rusya İmparatorluğu dahilindeki Müslüman mekteplerinde gerçek bir inkılâp mahiyetini taşıyordu. Bir bütün olarak ele alındığında onun Rusya Müslümanları arasında ortaya attığı bu yeni maarif sistemi, kendi kullandığı tabirle "Usûl-ü Cedîd" olarak çok yaygın bir kullanıma erişmiş ve bir devre damgasını vurmuştur. Bu tabirden yola çıkarak, 1917'ye kadarki dönemde Rusya İmparatorluğu'nda esasen bu sistemden yetişen millî-reformist kadrolar da genel olarak "Cedidçiler" olarak adlandırılacaklardır.
    Gaspıralı'ya göre, eğitim sistemi her şeyden önce ana dilin (yani Türkçenin) öğretimine hizmet etmeli ve dinî bilgilerin yanısıra dünyevî bilgileri de mutlaka ihtiva etmeliydi. Usûl-ü Cedîd'de öğretim zamanları ve talebe sayıları kesin olarak sınırlanmıştı. İlk dereceli mekteplerde öğretim süresi iki yılı geçmeyecek, bir muallim 30 veya 40'dan fazla talebeye aynı anda ders vermeyecek ve mektebe kayıtlar da düzene bağlanacaktı. Bir ders günü içinde süresi 45'er dakikayı aşmayan en fazla beş ders okutulacak ve haftada altı mektep günü olacaktı. Tal****** yorulup bıkmaması için ders aralarına teneffüsler konulmuş ve değişik derslerin birbirini takip etmesi öngörülmüştü. Bedenî cezalar da tamamıyla uygulamadan kaldırılmaktaydı. İmtihanın bulunmadığı eski sistemin aksine, Usûl-ü Cedîd her hafta ve dönem sonlarında bütün derslerden imtihanlar ihdas etmekte ve mezuniyeti bu imtihanlarda başarılı olunması şartına bağlamaktaydı. Yeni sistemde dershanelerin mekânının ve havasının temizliğine ve ferahlığına özel bir önem veriliyor, o zamana kadar sadece Rus okullarında görülen sıralar, karatahta, kitaplık ve diğer öğretim araçları mekteplere sokuluyordu. Müfredatta da büyük değişiklikler vardı. İlk basamakta Türkçe okuma-yazma öğretiminin yanısıra, temel aritmetik, hat, Kur'an okuma ve İslâm'ın esaslarını öğretmeye yönelik dersler yer almakta, buna bir üst basamakta genel coğrafya ve tarih, İslâm ve memleket tarihi hakkında giriş bilgileri ve tabiat bilgisi dersleri de ilâve olunmaktaydı. Büyük çoğunluğu ilk defa verilen bu tür dersler için mevcut her hangi bir ders kitabı bulunmadığından Usûl-ü Cedîd mekteplerinde kullanılacak temel ders kitabını da Hocâ-i Sıbyân adıyla bizzat Gaspıralı kaleme alarak kendi matbaasında bastı (ilk baskısı 1884'de yapılmıştı).
    Usûl-ü Cedîd'in kabul görmesi ve yerleşmesi büyük engellerle karşılaştı. Öncelikle bunun halk tarafından benimsenmesi ve talep konusu olması gerekiyordu. Halbuki daha ilk baştan eski usûle bağlı olan mollalar ve mutaassıp çevreler şiddetle buna karşı koydular ve Usûl-ü Cedîd'i halk arasında savunmak cesaret isteyen bir iş haline geldi. Dahası, gayet sınırlı imkân ve ihtiyaçlara sahip eski usûl mekteplerin aksine, bir hayli masrafı gerektiren bu gibi yeni mekteplerin açılabilmesi ya mahallî halkın daimî maddî katkısına ya da Müslüman zenginlerin desteğine bağlıydı. Halbuki, XIX. asrın sonlarında özel olarak Kırım Tatarlarının ve genel olarak Rusya Müslümanlarının ekonomik ve sosyal yapıları göz önüne alındığında, bu tür beklentiler için iyimser olabilmek hiç de kolay değildi. Halk arasında bu tür sosyal-eğitim teşebbüslerine katkıda bulunma alışkanlığı da yok gibiydi. Diğer taraftan, Usûl-ü Cedîd'e göre hazırlanmış muallimler olmadıktan başka, böyle muallimleri yetiştirecek bir muallim mektebi de tabiî ki söz konusu değildi. Bu son probleme karşı Gaspıralı'nın bulduğu çare, ilgilenen muallim adaylarını Bahçesaray'a çağırarak onları ücretsiz olarak uygulamalı bir şekilde eğitmek ve onlardan memleketlerine döndüklerinde en az üç kişiyi muallim olarak yetiştirmeleri sözünü almaktı.
    Usûl-ü Cedîd'in yerleşebilmesi hususunda Gaspıralı 1880'ler boyunca büyük güçlüklere katlanmak ve sabırla gayret göstermek zorunda kaldı. Bu arada, devamlı olarak Rusya İmparatorluğu dahilinde Müslümanların toplu olarak yaşadıkları yerlere sık sık ziyaretlerde bulunarak Usûl-ü Cedîd'i tanıtmaya ve benimsetmeye uğraşmayı sürdürdü. Yavaş yavaş pek çok Türk bölgesinde okunmaya başlanan Tercüman ise onun önemli propaganda araçlarından birisini teşkil ediyordu. İlk Usûl-ü Cedîd mektebinin açılışının üzerinden on yıl geçmeden Gaspıralı'nın çeşitli Türk bölgelerinde kayda değer sayıda destekçileri ortaya çıktı. Bunlar arasında aydın fikirli mollalar, muallimler, esnaf ve belki de en önemlisi Müslüman zenginler yer almaktaydı. Özellikle İdilboyu Tatarlarından zengin tüccarların (Hüseyinovlar, Apanaylar, Akçuralar ve diğerleri gibi) ve Kafkasyalı Müslüman petrol milyonerlerinin (Tağızade gibi) kazanılması Usûl-ü Cedîd mekteplerinin hızla yayılmasında büyük rol oynadı. Bunların açtığı ve finanse ettiği mekteplerle Usûl-ü Cedîd özellikle İdilboyu'nda, Kafkasya'da ve Kırım'da köylere kadar yayıldı (Çok daha muhafazakâr yapıdaki Türkistan'da Usûl-ü Cedîd'in benimsenebilmesi için ise çeyrek asır geçmesi gerekti). 1895'de bütün Rusya İmparatorluğu dahilindeki Usûl-ü Cedîd mekteplerinin sayısı yüzü geçerken, 1914 yılında bu sayı yaklaşık 5.000'i bulacaktı. Gaspıralı Müslüman Türk kızlarının eğitiminde de öncülük yaptı. İlk Usûl-ü Cedîd kız mektebini ablası Pembe Hanım Bolatukova'ya 1893'de Bahçesaray'da açtırttı. Bu örnek diğer bölgelerde de kısa süre içinde uygulandı. Gaspıralı medreseleri de Usûl-ü Cedîd'in üst dereceli eğitim kurumları haline dönüştürecek şekilde ıslah etmeyi plânlamakta ve bunun programlarını hazırlamış bulunmaktaydı. Ancak, medreselere kesin olarak hakim bulunan mutaassıp çevrelerin şiddetli tepkisi ve muhtemelen Gaspıralı'nın diğer çalışmalarına öncelik vermek mecburiyetinde kalması, onun bu husustaki başarısının mekteplere göre daha sınırlı kalmasına yol açtı.
    Yayına başlamasını müteakip ilk yirmi yıl içinde Tercüman bütün Türk dünyası çapında o zamana (hattâ günümüze) kadar hiç bir diğer gazeteyle kıyaslanamayacak bir yaygınlık ve etkiye ulaştı. Gaspıralı'nın meşhur ifadesiyle, Tercüman, "Dersaadet'in hamal ve kayıkçılarına, Çin dahilinde bulunan Türk devecilerine ve çobanlarına gazeteyi tanıtmıştır. Kazan'da, Sibirya'da olduğu gibi Tebriz'de ve Horasan'da da Bahçesaray dilini öğrenmeye meyil doğurmuştur". Gerçekten de, sınırlı tirajına rağmen Tercüman Rusya İmparatorluğu'nun Müslümanlarla meskûn bütün bölgelerine yayıldığı gibi, Osmanlı İmparatorluğu'nda, İran'da, Balkan ülkelerinde ve hattâ Türkçe okuyabilenlerin bulunduğu diğer İslâm memleketlerinde münevverler tarafından daimî olarak okunmaktaydı. Rusya İmparatorluğu'nda yaşayan Müslümanlar arasında bilhassa Usûl-ü Cedîd'in yaygınlaşmasıyla teşekkül eden reformist millî aydınlar zümresi için Tercüman adetâ bir bayrak oldu. Gaspıralı'nın Tercüman vasıtasıyla empoze etmeye çalıştığı bütün Rusya Müslüman Türklerini içine alacak ve birleştirecek etno-dinî esaslara dayalı yekpare bir Türk kimliği (ki özellikle 1905 öncesinde bu açık bir şekilde telâffuz edilemiyordu) fikri aydınlar arasında büyük ölçüde kabul görmeye başlamıştı.
    Bütün bu gelişmeler olurken, Gaspıralı temsil ettiği fikirlerin ve faaliyetlerin karşısındaki güçlerle devamlı olarak uğraşmak zorundaydı. Müslüman cemaat içinde mutaassıp çevreler Gaspıralı'yı halkı dinden uzaklaştırmaya ve kâfirleştirmeye çalışmakla suçlarken, cemaat dışında hükûmet çevrelerinde yer alan pek çok nüfuzlu Rus da onu Pan-İslâmizm ve Pan-Türkizm'i gerçekleştirip Rus İmparatorluğu'nu bölmeye teşebbüs etmekle itham ediyorlardı. "Ruslaştırma"nın resmî devlet politikası olarak kabul edildiği ve imparatorluk idaresinde bilhassa gayri-Ruslara karşı en reaksiyoner uygulamaların yapıldığı bu dönemde, Müslüman tebayı etnik ve dinî temellerde ortak bir edebî dil ve kimlik etrafında birleştirmeyi ve uyuyan dağınık cemaatlerden modernleşme yolunda yekpare bir millet teşkil etmeyi amaçlayan bu tür teşebbüslerin Rus hükûmetinde endişe doğurmaması da mümkün değildi. Kaldı ki, 1880'li ve 1890'lı yıllarda bizzat Rusya hükûmetinin de maddî ve manevî desteğiyle, Rusya Türkleri arasında mümkün olabildiği kadar farklı edebî diller ve kimlikler ortaya çıkarıp, bunlar arasında da eğitim yoluyla tedricen Hristiyanlığın benimsetilmesi yönünde tasavvur ve uygulamalar (İlminskiy ve Ostroumov'un projeleri) mevcutken, Gaspıralı'nın ideal edindiği hedeflerin hoş görülmesi beklenemezdi. Bunlara karşı Gaspıralı son derece ihtiyatlı bir tavır almaktaydı. Onun karakteristik özelliklerinden birisi de gerek yazılarında kullandığı ifadelerin, gerekse icraat tarzının fevkalâde titizlikle seçilmiş olmasıdır. Zaten bundan dolayı ciltler dolduracak miktardaki yazılarına rağmen hiç bir zaman programını kesin bir bütün halinde ortaya koymamış, her yeni dönemin şartlarına ve önceliklere göre belirli hususlar üzerinde durarak, geri kalanlar için imalardan öteye gitmemeyi tercih etmiştir. Bir taraftan mutaassıp mollalara amacının İslâmiyet'i zayıflatmak değil tam aksine güçlendirmek olduğunu anlatmaya çalışırken, Rus hükûmetine de daima Müslüman tebanın uyanarak modernleşmesinden Rusya'nın zarar yerine fayda göreceği mesajını vermeye çalışmıştır. Faaliyetleri ve amaçları hakkında en fazla endişenin duyulduğu ve Rusya'da şiddetli reaksiyoner idare tarzının hâkim olduğu devirler de dahil Tercüman'ın çıkışından Gaspıralı'nın ölümüne kadarki 31 yılı aşkın yayın döneminde tek bir kere olsun kapatılmamış, hattâ sıkı kontrole rağmen sansürde bir tek kelimesinin dahi çıkarılmamış olması emsali görülmemiş bir vak'a olduğu kadar, Gaspıralı'nın ihtiyatlı ifade tarzının ve taktik kabiliyetinin başarısı hakkında önemli bir delil teşkil eder.
    1905'in ilk aylarında Rusya'nın pek çok yerinde patlak veren ihtilâlci karışıklıklar Mart ayında Çar'ı istişârî mahiyette bir meclis açılmasını vaad etmeye mecbur etti. Bu sınırlı taviz kimseyi tatmin etmese de, otorite boşluğundan doğan geçici serbestlik ortamı o ana kadar baskı altında tutulmuş bütün siyasî, sosyal, millî ve dinî güçlerin bir anda su yüzüne çıkmasına ve bunların yeni kurulacak düzende kendi haklarını koruyabilmek için açık aktif faaliyetlerine sahne oldu. Bu ortamda harekete geçenler arasında "Cedidçi" Müslüman Türk aydınları da vardı. Sibiryalı Tatar Abdürreşid İbrahim, İdil boyu Tatarlarından Yusuf Akçura, Azerbaycanlı Ali Merdan Bey Topçubaşı gibi aydınlarla işbirliği içinde, Gaspıralı, yeni ortamdan istifade ederek Müslümanları gerek ayrı ayrı yaşadıkları bölgelerde, gerekse birleşik olarak teşkilatlandırmak ve taleplerini ortaya koymak üzere yoğun bir çalışmaya girişti.
    Kırım dahilinde Gaspıralı'nın başını çektiği ve genç Kırım Tatar aydınlarının da aktif olarak katıldığı çalışmalar ve toplantılar sonucunda Nisan 1905'de Kırım Müslümanları adına Rusya Hükûmeti'ne bir müracaat metni hazırlandı. Hemen tamamen Gaspıralı'nın fikirlerini yansıtan bu müracaatnamede Müslümanlara Ruslarla eşit haklar ve hürriyetler verilmesi, Kırım Müftüsü'nün Kırım Müslümanları tarafından seçimle belirlenmesi, Kırım'daki vakıf topraklarının idaresinin Müslümanlara bırakılması, topraksız Kırım Tatar köylülerine toprak verilmesi gibi talepler yer alıyordu. Müracaatname Ağustos ayında Gaspıralı'nın başkanlığında bir Kırım heyeti tarafından St. Petersburg'a götürülerek hükûmet yetkililerine sunuldu.
    Diğer taraftan, bütün Rusya Müslümanlarının temsilcilerinin bir araya getirileceği bir genel kongre çalışmaları da sürdürülmekteydi. Bu hususta resmî izin alınamaması üzerine, 28 Ağustos 1905'de Nijniy Novgorod'da Oka nehri üzerinde bir vapur gezintisi görüntüsü altında toplanan İdil-Ural, Kafkasya ve Kırım'dan gelmiş temsilciler "Birinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi"ni meydana getirdiler. Gaspıralı'nın başkanlığa seçildiği bu Kongre Rusya Müslümanlarının özellikle siyasî ve kültürel sahalarda teşkilatlı olarak işbirliği içinde hareket etmeleri kararını aldı.
    Çar II. Nikolay'ın durmak bilmeyen anarşi karşısında 30 Ekim 1905'de seçilmiş milletvekillerinden oluşan bir Devlet Duması açılacağını ve söz, vicdan, toplantı ve basın hürriyetlerinin tanındığını ilân eden manifestosu, hem Kırım'daki hem de umum Rusya Müslümanları arasındaki siyasî ve sosyal faaliyetleri hızlandırdı. Yine Gaspıralı'nın ve taraftarlarının gayretleriyle 3 Aralık 1905'de Akmescit'de "Bütün-Kırım Müslümanları Kongresi" toplandı. Gaspıralı bu Kongre'de de başkan seçildi. Kırım'daki Kongre'nin, mahallî mesele ve taleplerin gündeme getirildiği bir platform olmanın yanısıra, "Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi"nin bir alt organı olması öngörülmüştü. "İkinci Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi" ise 1906 Ocak ayının sonlarında St. Petersburg'da (yine resmî izin alınamadığından dağınık oturumlar şeklinde) toplandı. Gaspıralı'nın her zamanki gibi ön plânda olduğu bu Kongre'de, Duma'ya girecek birleşik Müslüman partisinin (İttifak-ı Müslîmîn) tutacağı yol ele alındı. Kararların Kırım Tatarları arasında da görüşülebilmesi için 7 Mart 1906'da Akmescit'de "Bütün-Kırım Müslümanları Kongresi" tekrar toplandı.
    Devlet Duması 10 Mayıs 1906'da açıldı. 497 milletvekilinden 25'i Müslümandı. Rusya İmparatorluğu'ndaki Müslümanların toplam nüfus oranına göre bu sayı çok düşüktü. Gayri-Rusların Duma'ya girmelerini âzâmî ölçüde sınırlamaya yönelik çeşitli kanunî engellerden doğan bu duruma tepkisini ortaya koymakla birlikte, Müslümanların meşrutî idareye bu şekilde de olsa iştirakleri Gaspıralı tarafından heyecanlı bir sevinçle karşılandı. Ancak, ilk Duma uzun ömürlü olmadı ve fiilen hiç bir iş yapmaya vakit kalmadan iki aydan kısa bir süre içinde Çar tarafından dağıtıldı.
    "Üçüncü Bütün-Rusya Müslümanları Kongresi" Birinci Duma'nın dağıtılmasından sonra, 29 Ağustos - 3 Eylül 1906 tarihleri arasında Nijniy Novgorod'da toplandı. Bu sefer biraz şaibeli bir tarzda olmakla birlikte resmî izin alınabilmişti. Rusya İmparatorluğu'nun bütün Müslüman bölgelerinden 800 kadar delegenin iştirak ettiği bu Kongre o ana kadar imparatorluk dahilinde yapılan en kalabalık Müslüman kongresiydi. Duma'da teşekkül edecek Müslüman Fraksiyonu'nun (İttifak-ı Müslîmîn) resmen kuruluşunun kabul edildiği bu Kongre'de, özellikle millî maarif ve kültür konularında alınan kararlar büyük önem taşımaktaydı. Bu konularda kabul edilen programın, esasen Gaspıralı'nın çeyrek asırdır savunageldiği Usûl-ü Cedîd millî maarif sisteminin Rusya Müslüman Türkleri arasındaki nihaî zaferini ilân ettiği söylenebilir. Tamamen Gaspıralı'nın fikirleri ve idealleri doğrultusundaki bu programda, Rusya İmparatorluğu dahilindeki bütün Müslüman maarif sisteminin birleştirilerek standardize edilmesi, kız-erkek bütün Müslüman çocuklarına ilk öğretimin mecburî hale getirilmesi, bütün Müslüman muallimlerin tek bir teşkilat bünyesinde birleştirilmesi ve Müslüman orta dereceli okulları olan rüşdiyelerin açılması öngörülmekteydi. Programa göre, ilk mekteplerde öğretim dili mahallî lehçe veya şive (yahut mümkünse, "edebî Türkçe", yani Gaspıralı'nın Tercüman'da kullanageldiği şekilde sadeleştirilmiş Osmanlı Türkçesi) olacak, rüşdiyelerde ise yalnız "edebî Türkçe" okutulacaktı. Bu, Gaspıralı'nın en büyük ideallerinden biri olan dil birliği yolunda çok önemli bir adımdı. Nitekim, Kongre boyunca Gaspıralı olağanüstü sevgi ve saygı gösterileriyle karşılaştı ve "Milletin Babası" olarak nitelendirildi (Bu sıfattan da görüldüğü gibi, Kongre'ye katılan çok farklı Türk bölgelerinden gelme delegeler, Gaspıralı'nın temel inancına uygun şekilde, kendilerini tek bir Türk milletinin temsilcileri olarak kabul etmişlerdi).
    Bütün tarihî önemine rağmen, Bütün-Rusya Müslümanları Kongreleri'nin ve diğer benzer Türk-Müslüman toplantılarının kararlarının büyük çoğunluğunun hayata geçirilebilmesi mümkün olmadı. Genel veya özel olarak Müslüman teşkilatları bunları icra edebilecek imkânlara sahip olmadıktan başka, 1905 inkılâbının başlangıçtaki sarsıntılarını üzerinden atarak toparlanmaya başlayan Çarlık idaresi giderek eski reaksiyoner yapısına ve keyfî uygulamalarına döndü. İkinci Duma da bir kaç aylık bir mevcudiyetten sonra kanunsuz olarak kapatıldığı gibi, zaten monarşinin istemediği unsurların Duma'ya girmesini engelleyen nizamlar daha da sıkılaştırıldı. Kaldı ki, Duma'nın yetkileri en baştan itibaren gayet kısıtlı tutulmuştu. İnkılâbın üzerinden henüz bir kaç yıl geçmeden, tanınan hak ve hürriyetlerin hemen tamamı fiilen geri alındı. Böylece, Rusya idaresi kendi has bir "meşrutî mutlakiyet" halini aldı.
    Halbuki, Gaspıralı 1905'in gelişmelerini çok iyimser bir gözle değerlendirmiş ve Rusya Türklerinin yeni hak ve hürriyetleri meşru zeminlerde en iyi şekilde kullanarak millî uyanışlarını tamamlayabileceklerine dair büyük ümitler beslemişti. İnkılâp ile beraber Tercüman'ın mecburî Rusça kısmının yayınına son vermiş, o ana kadar çok dikkatli seçilmiş sözlerle üstü örtülü olarak ifade ettiği fikirlerini çok daha açık bir tarzda yazmaya başlamıştı. Ona göre, yeni imkânlar altında yapılacak çok iş vardı; ancak vakitsiz maceralara kapılınmamalı ve her şey mutlaka meşru ve kanunî çizgiler dahilinde yapılmalıydı. O, genel olarak Duma'dan ve oradaki Müslüman partisinden çok şeyler bekliyordu. Ancak, müteakip gelişmelerin "sistem dahilinde" mesafe alabilmenin imkânsızlığını ortaya koyması Gaspıralı'da büyük bir hayal kırıklığı yarattığı gibi, onun karakteristik ihtiyatlı ve meşrûiyetçi çizgisine olan inançları da kaydadeğer ölçüde yıprattı.
    1905 sonrasında Rusya İmparatorluğu'nun bütün Müslüman bölgelerinde yüzlerce Türk-Müslüman gazete, dergi ve teşkilatları bir anda meydana çıktı. Artık Tercüman Rusya Türklerinin yegâne yayın organı değildi. Yeni yayınların ve teşkilatların büyük çoğunluğu esasen Gaspıralı'nın fikirlerinin ve sisteminin mahsulleri olan "Cedidçiler" tarafından kurulmuştu. Ancak, genel olarak "Cedidçiler" olarak adlandırılan bu Müslüman aydınlarının içinde de birbirinden çok farklı görüş ve eğilimler mevcuttu. Bunlardan özellikle sol çizgideki radikal gruplar (hattâ bir çok diğerleri) Gaspıralı'yı aşırı muhafazakâr olmakla itham ediyor ve bazen çok şiddetle eleştiriyorlardı. Bu bizzat Gaspıralı'nın vatanı olan Kırım'da dahi böyleydi. Rusya Müslümanlarına yaptığı büyük ve uzun süreli hizmetlerin hatırasıyla Gaspıralı yine öncü ve fikir babası olarak anılıyor, en büyük saygıyı görmeye devam ediyordu. Ancak, 1905 sonrası dönemde o artık Rusya Türk-Müslüman hareketinin yegâne lideri değildi. Bütün bunlara rağmen, onun fikirleri ve çizgisi Rusya Türkleri arasında hâlâ büyük ölçüde ağırlığını koruyordu. 1905-1925 arasında Rusya İmparatorluğu'nda yayınlanan Türk lehçelerindeki pek çok gazete ve derginin "Tercüman Türkçesi"ni yahut ona çok yakın bir dili kullanmaları ve bunun ancak Sovyet döneminde mecburî olarak son bulması, Gaspıralı'nın ortak edebî dil konusundaki bir ömür boyu süren gayretlerinin hiç de boşa gitmediğinin delilidir. 1911'den itibaren Tercüman'ın başlığının altında yer alan meşhur "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" ibaresi ise günümüze kadar Türk dünyasındaki en yaygın sloganlardan biri haline dönüşmüştür.
    1905 İnkılâbı'nı takibeden yıllarda Gaspıralı'nın yeni imkânlardan ve nisbî serbestlikten faydalanarak faaliyetlerinin çapını genişlettiği görülür. Bu hususta öncelikle onun tarafından yayınlanan yeni bazı basın organlarından söz etmek gerekir. Bunlardan ilki Bahçesaray'da 1905 sonlarında yayın hayatına giren Âlem-i Nisvân'dı. Sadece Kırım Tatarlarının değil, bütün Rusya Türklerinin tarihlerindeki ilk kadın dergisi olan Âlem-i Nisvân Gaspıralı'nın sâhipliğinde ve onun kızı Şefika Gaspıralı'nın idaresinde yayınlanmaktaydı. Âlem-i Nisvân'ın yayın hayatı bir yıl kadar devam etti. Rusya İmparatorluğu'ndaki Türkler arasındaki ilk çocuk ve mizah dergileri de yine Gaspıralı tarafından bu dönemde Bahçesaray'da neşredildi. Çocuk dergisi olan Âlem-i Sıbyân ilk olarak Mart 1906'da Tercüman'a ek olarak okuyucuya sunulmaya başlandı. Derginin yayını düzensiz aralıklarla 1915'e kadar sürdü. Birinci nüshası Nisan 1906'da yayınlanan mizah dergisi Ha Ha Ha ise ilginç muhtevasına rağmen uzun ömürlü olamayarak, muhtemelen beş sayı çıkabildi. Gaspıralı 1906 Sonbahar'ında Tercüman'ın yanısıra Millet adında ikinci bir gazete yayınlamaya karar vererek bunu ilân ettiyse de, bu teşebbüs gerçekleşemedi. Bütün bu diğer yayın teşebbüslerinin yanında, 1905 sonrasında Tercüman'da da önemli gelişmeler görüldü. Tercüman'ın tirajı ve sayfa sayısı giderek arttırıldığı gibi, 1912'den itibaren günlük hale geldi. II. Osmanlı Meşrutiyet İnkılâbı'nı müteakip Osmanlı İmparatorluğu'nda basın hürriyetinin getirilmesi ile o zamana kadar ancak yabancı postahaneler kanalıyla Türkiye'ye giren Tercüman'ın çok daha yayılması mümkün oldu.
    Gaspıralı 1905 sonrasında Kırım dahilinde de bir çok sosyal teşebbüslere girişti. Her şeyden önce, halk üzerinde en fazla ve doğrudan tesirli olan ve reformların halka taşınmasında en büyük rolü haiz bulunan iki grubun, yani Müslüman din adamlarının ve muallimlerin teşkilatlanması için projeler hazırladı. Bunların gerçekleşmesi halinde, her türlü sosyal ve ekonomik güvenlikten mahrum bulunan söz konusu iki grup bu durumlarını önemli ölçüde düzeltmek imkânını bulabileceklerdi. Gaspıralı, umum Rusya Müslümanları ölçeğinde düşündüğü bu büyük projenin ilk adımının onun bütün teşebbüslerinde olduğu gibi bizzat kendisi tarafından Kırım'da atılmasını plânlamaktaydı. Ne var ki, dönemin şartlarında Kırım Tatar toplumunun (veya tek başına diğer Türk halklarının) gücünün bu çapta bir teşebbüsü üstlenmeye elvermemesi sonucunda Gaspıralı'nın projesi gerçekleşemedi. Bununla birlikte, Gaspıralı yine çok önemli bir sosyal fonksiyonu icra eden ve özellikle halk arasında millî maarifin yayılmasında büyük rol oynayacak olan "cemiyet-i hayriyeler"in kurulmasını bütün gücüyle destekledi. Esasen, o aktif hayatı boyunca Müslüman Türklerin her türlü sosyal teşkilatlanmalarını teşvik etmiş ve bunların mahallî çapta birbirine merkezî bir sistemle bağlanmış bir ağ oluşturmalarını, bunun da umum Rusya ölçeğindeki diğer mahallî Müslüman teşkilatlarıyla aynı şekilde daha geniş bir birliğe dönüşmesini zarurî telâkkî etmiştir. Gaspıralı'nın da çoğu zaman önayak olmasıyla 1905'den itibaren Kırım'ın bir çok şehir ve kasabasında "Müslüman cemiyet-i hayriyeleri" açıldı. Hemen hepsi "Cedidçi" millî-reformist çizgideki bu cemiyetler o ana kadar Kırım Tatarları arasındaki tabandan teşekkül etmiş yegâne kanunî sosyal teşkilatı teşkil etmekteydi. Bu sosyal yardım cemiyetleri Usûl-ü Cedîd ibtidâî mekteplerinin Kırım'da büsbütün yaygınlaşmasını sağladılar. Ancak cemiyet-i hayriyeler, ibtidâî mekteplerin sayısının artmasından belki de daha da önemli olarak Kırım'da ilk defa orta dereceli Müslüman mekteplerini, yani rüşdiyeleri açtılar.
    Gaspıralı'nın maarif anlayışında çok önemli bir yer tutan rüşdiyeler tamamen millî ruhta bir programa sahipti. Fen ve din bilgilerinin yanısıra, İslâm, Türk, Osmanlı ve Kırım tarihleri de rüşdiyelerin müfredatında yer alıyordu. Muallimler ise Türkiye'den davet edilmekteydi (bunlar çoğunlukla önceki asırda Türkiye'ye göç etmiş Kırım Tatar muhacir ailelerinin çocuklarıydı). Kırım Tatarları arasında hiç şüphesiz bir millî eğitim inkılâbı mahiyetini haiz olan rüşdiyeler, özellikle Türkiye'den muallim getirtilmesinden ciddî endişe duyan Rusya hükûmet çevrelerinde tepkiler doğurmakta gecikmedi. Hükûmetten başka grupların saf dinî mahiyette olmayan okullar açmaya yetkisi olmadığı gerekçesiyle (ibtidâî mektepler ise teoride dinî Müslüman okulları olarak sayılmaktaydı) rüşdiyelerin kapatılması emredildi. 1910 yılına kadar başta Gaspıralı olmak üzere Kırım'daki bütün aydın Kırım Tatarları söz konusu emrin iptali için direndilerse de, bu tarihten itibaren yarımadadaki rüşdiyelerin tamamına kilit vuruldu.
    Bir taraftan 1907'den itibaren Rusya'da istibdadın gitgide ortama hâkim olması ve Rusya İmparatorluğu dahilinde hürriyet havasının kaybolarak yapılabilecek işlerin sınırlanması, diğer taraftan da 1908 II. Osmanlı Meşrutiyet İnkılâbı ile Türkiye'de doğan serbestliğin yepyeni ufuklar açması Gaspıralı'yı faaliyetlerinin çapını Rusya sınırları dışına taşırmaya sevketti. Aslında, Gaspıralı öteden beri Rusya Müslümanlarının (veya Türklerinin) karşı karşıya bulundukları problemlerin ve dertlerin hemen hepsinin şu yahut bu şekilde umum Türk ve İslâm âlemlerinin diğer halkları için de vârid olduğunu düşünmekteydi. Her konuda değişmez parolası "birlik" olan Gaspıralı, bu anlayışının kapsamını sadece Rusya sınırlarındaki dindaş ve soydaşlarıyla sınırlamıyordu. Nitekim, yayınlarıyla Rusya Türklerinin geniş Türk ve İslâm dünyalarına mensubiyetlerini dikkatli bir dille de olsa daima hatırlatmaktan geri kalmamış ve bu âlemlerdeki gelişmeleri düzenli olarak Rusya'daki Türklere izletmeyi millî programının hayatî bir cüzü olarak telâkkî etmişti. Ancak, o dönemlerde gerek Rusya'nın içinde bulunduğu şartların icap ettirdiği ve Gaspıralı'nın zaten hiç bir zaman elden bırakmadığı ihtiyatlı tavır, gerekse Rusya dahilinde henüz Müslüman-Türk millî uyanış ve aydınlanma altyapısının henüz tamamlanmamış olması, onu Rusya sınırlarını aşan çapta faaliyetlere girişmekten alıkoymuştu. 1905'i izleyen yıllarda ise, her ne kadar Gaspıralı'nın Rusya Türkleri için idealinde yatan her şey daha gerçekleşememiş olsa da, onun sisteminin yetiştirdiği aydınların sahiplenmesiyle millî uyanış hareketi artık gereken ivmeyi kazanmış ve geriye dönülemez bir noktaya gelinmişti. Bu ve yukarıda anılan diğer faktörler Gaspıralı'ya çok daha geniş çaplı projelerini uygulamaya koyma hususunda cesaret verdi.
    Gaspıralı'nın bu projelerinden en dikkat çekicisi onun bir "Dünya Müslümanları Kongresi" toplama teşebbüsüdür. Onun bu konudaki ilk adımı atması (henüz Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyet İnkılâbı gerçekleşmemişken) 1907 Eylül'ünde Tercüman'da yazdığı bir makale ile oldu. Gaspıralı makalesinde İslâm âleminin her yerinde Müslümanların yanıbaşlarındaki diğer dinlerden komşulara nazaran genel bir geri kalmışlık içinde bulunmalarına, problemlerinin benzerliklerine ve bu meselelerin mahallî veya münferit olarak tartışılmasına rağmen, makro seviyede İslâm âleminin farklı bölgelerinden gelecek temsilcileri tarafından ele alınıp değerlendirilmediğine dikkat çekiyordu. Uyanma ve yenilenme ihtiyacı bâriz olan İslâm dünyasının birlik ve ahenk içinde bunu gerçekleştirmesi gereğini vurgulayan Gaspıralı, Bütün-Rusya Müslümanları Kongreleri'nin bu konudaki başarılı çalışmalarını örnek olarak göstermekteydi. Onun böyle bir büyük Müslümanlar Kongresi'nin toplanması için teklif ettiği yer ise Kahire'ydi. Gaspıralı'nın bu tercihi ince mülâhazalara dayanıyordu: Kahire'nin İslâm âlemindeki itibarlı mevkiinin yanısıra, burası en azından teoride Osmanlı İmparatorluğu'nun bir parçası olduğundan "Dâr-ül-İslâm"dı. Kahire dahil bütün Mısır eyaleti hıdivlerin idaresinde geniş bir muhtariyeti haiz olduktan başka, eyalet 1881'den itibaren fiilen İngiliz işgali altındaydı. Kahire'nin bu karmaşık hukukî statüsü, burayı gayet dolambaçlı diplomatik ve siyasî entrikaların merkezi haline getirdiği gibi, aynı zamanda burada diğer önemli İslâm merkezlerine nisbeten çeşitli siyasî ve fikrî hareketlerin daha serbestçe barınabildiği bir ortamı da sağlamaktaydı. Ayrıca, her zamanki ihtiyatlı çizgisine uygun olarak, Gaspıralı başta o dönemde İslâm dünyasının büyük bir kısmını hakimiyeti altında bulunduran İngilizler olmak üzere aslî sömürgeci devletlerin çok hassas oldukları "Pan-İslâmizm" endişelerini tahrik etmekten kaçınmayı zarurî görmekteydi. Kongre'nin fiilî İngiliz hakimiyeti altındaki bir şehirde, yani onların gözü önünde yapılması İngilizlerin huylanmasına mâni olurdu. Gaspıralı'nın kanaatince, eğer İngiltere bu teşebbüsün gayesinin "zararsızlığından" emin olursa, diğer büyük Avrupa devletleri de rahatsızlık duymayacaklardı.
    Her ne kadar, genel ve Gaspıralı için özel sebeplerden dolayı Hilâfet makamı olan İstanbul böyle bir Kongre için en tabiî yer gibi gözükse de, her şeyden önce II. Abdülhamid rejiminin mahiyeti bu amaç için uygun gözükmüyordu. Bir kere, Batı'da II. Abdülhamid'in İslâmcı politikaların uygulayıcısı olarak tanınması bu teşebbüsün Padişah tarafından manipüle edildiği intibaını doğuracak ve Büyük Devletler'in konuya daha başından olumsuz tavır almalarına yol açacaktı. Dahası, yapısı itibarıyla II. Abdülhamid rejiminin mutlak ve doğrudan kontrolü altında bulunmadığı takdirde böylesine nazik bir konuda İstanbul'da yapılacak bir harekete göz yumması düşünülemezdi. Bu ise, Gaspıralı'nın tasavvurundaki gerçek serbest müşâvere ortamı için uygun değildi.
    Oldukça geniş yankı yapan makalesinin neşrini müteakip Gaspıralı derhal Kahire'ye gitti. Burada Mustafa Kâmil Paşa, Şeyh Ali Yusuf, Reşid Rıza, Selim el-Beşrî, el-Azm kardeşler ve diğer tanınmış fikir ve siyaset adamlarıyla Kongre fikrini müzakere etti ve tanıtıcı konferanslar verdi. Hıdiv'le ve İngiltere ve Rusya'nın Mısır'daki temsilcileriyle de görüşen Gaspıralı, onlara teşebbüsünün siyasî olmadığı hususunda garanti verdi. Bu arada Kongre için bir hazırlık komitesi kurulduğu gibi Kongre Nizamnamesi de yayınlandı. Ekim 1907 - Şubat 1908 arasında tam üç kez Kırım ile Mısır arasında gidip gelen Gaspıralı, yolculukları sırasında Osmanlı sarayının desteğini kazanmaya çalıştıysa da bunda başarılı olamadı. Mısır'a son seyahatinde hem kendi genel fikirlerini hem de Kongre tasavvurlarını anlatmak maksadıyla Kahire'de En-Nahza adında Arapça bir gazete dahi çıkardı (En-Nahza toplam üç sayı neşredildi). Başlangıçta Mısır'daki çeşitli Müslüman fikrî ve siyasî gruplarının şevkle Kongre çalışmalarına katılmalarına rağmen, bir süre sonra teşebbüs her biri bu işi sahiplenmek isteyen söz konusu grupların çekişmesine dönüştü. Bu noktadan sonra konu iyice Mısır'ın iç siyaset tartışmalarının sıradan malzemelerinden biri haline gelerek, ilk heyecan ve idealizm tedricen kayboldu. Bütün gayretlerine rağmen, Gaspıralı uzak Kırım'dan Mısır'daki gelişmeleri doğrudan etkileme imkânına sahip değildi. Kongre'nin toplanma tarihi sürekli olarak ertelendi (en son olarak Ocak 1911 gösterilmişti) ve nihayet diğer sayısız gelişmenin arasında bir süre sonra tamamen unutuldu. Kongre tasavvurunun tamamen gündemden çıkmasından önce 1908'de Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyet'in ilânı, Gaspıralı'ya bu hususta yeni Osmanlı rejiminin ve artık serbest olan kamuoyunun desteğini kazanabileceği umudunu verdi. Gerçekten de, Meşrutiyet'in ilânını müteakip yaklaşık bir yıl kadar bir süre Osmanlı basını ve özellikle Sırât-ı Müstakîm dergisi Gaspıralı'nın projesi üzerinde durdu ve Kongre'nin ilk toplantı yerinin Kahire'den İstanbul'a alınması tartışıldı. Bununla birlikte, projenin canlanması kalıcı olamadı ve bir süre sonra Kongre meselesi Osmanlı basınının ve aydınlarının gündeminden düştü. Bunun sebebi de o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu'nun iç ve dış siyasî gelişmelerinin olağanüstü yoğunluğu olmalıdır. Gaspıralı'nın kendisi de artık ümit bağlayabileceği fazla bir destek kalmadığından muhtemelen 1911'den sonra konunun üstüne gitmekten vazgeçti.
    Dünya Müslümanları Kongresi'ni toplamaya yönelik bu başarısız teşebbüsünden sonra, Gaspıralı'nın reformlarını İslâm dünyasının Türk olmayan kesimine "ihrac etmek" yönünde son bir teşebbüsü daha oldu. 1912'ye doğru, "Usûl-u Cedîd"i dünya yüzünde en fazla Müslüman nüfusa sahip ülke olan Hindistan'a tanıtmaya ve orada benimsetmeye karar verdi. Şubat 1912'de Gaspıralı bu amaçla Bombay'a seyahat etti. Bombay'a vardığında oradaki mahallî Müslüman teşkilatı olan Encümen-i İslâmiye ve mahallî Kadı ile temasa geçtiği gibi Osmanlı Konsolosu'nu da ziyaret etti. Her gittiği yerde itibar gören Gaspıralı Encümen-i İslâmiye'nin toplantısına katılarak tecrübelerini ve maksadını anlattı. Bombay'da bir "Usûl-ü Cedîd" mektebi açarak, burada meşhur "40 günde okuma-yazma öğretme" sloganını başarıyla uyguladı. Kısa bir süre sonra Hindistan'dan ayrılan Gaspıralı'nın buradaki teşebbüsünün nasıl sonuçlandığı bilinmemekteyse de, bunun kalıcı olamadığı bellidir.
    II. Meşrutiyet'in ilânından sonraki İstanbul ortamı da Gaspıralı'nın burada aktif bir takım faaliyetlere girişmesini mümkün kılmıştır. O, bu yeni şartları genel olarak Türk milliyetçiliği ve reform fikirlerinin yayılabilmesi için müsait görüyordu. Gaspıralı Türkiye ve İstanbul'a öteden beri hiç de yabancı olmadığı gibi, Jön Türklerle de 1908 öncesine dayanan ilişkilere sahipti. Rusya Türklerinin bu büyük fikir adamı Türkiye'de aydın çevreler tarafından gayet iyi tanınmakta ve kendisine derin saygı duyulmaktaydı. Ayrıca, 1908 sonrasında Türkiye'de şekillenmeye başlayan "İslâmcılık", "Batıcılık" ve "Türkçülük" gibi farklı fikrî akımların hemen hepsi değişik açılardan da olsa Gaspıralı'da kendilerine uygun noktalar bulabiliyorlardı. Bu dönemde Osmanlı münevver çevreleriyle ilişkileri çok yoğunlaşan Gaspıralı, çeşitli İstanbul dergilerine de makaleler yazmaktaydı. 1908'de kurulan "Türk Derneği"nin kurucu üyelerinden biri oydu. 1911'de kurulan "Türk Yurdu Cemiyeti" ve onun yayın organı olan Türk Yurdu dergisi üzerinde de Gaspıralı'nın büyük etkisi olmuştur. 1908-1914 döneminde Rusya ve Osmanlı imparatorluklarında yaşayan Türkler arasındaki ilgi ve ilişkilerin en yüksek seviyeye ulaşmasında Gaspıralı'nın şahsen ve dolaylı olarak fikirleriyle büyük rol sahibi olduğu söylenebilir.
    Yoğun faaliyetler içinde sağlığı giderek bozulan İsmail Bey Gaspıralı 24 Eylül 1914'de Bahçesaray'da öldü. Cenazesi Rusya İmparatorluğu'nun her tarafından gelen 6,000'i aşkın insanın katıldığı büyük bir törenle Bahçesaray'ın Salaçık mevkiinde Kırım Hanlığı'nın kurucusu Hacı Geray Han'ın türbesi yakınlarında toprağa verildi. Ölümü bütün Türk dünyasında büyük üzüntü doğurdu ve gerek Rusya'da, gerekse Türkiye'de basın aylarca onun hizmetlerini hayranlıkla anlatan yazılar yayınladı. Başyazarlığını Hasan Sabri Ayvazov'a vasiyet ettiği Tercüman ise Gaspıralı'nın ölümünden beş yıl sonrasına kadar yayınlamayı sürdürdü. Gaspıralı'nın mezarı uzun süre Kırım Tatarları tarafından saygı ile ziyaret edildiyse de, 1944'de Kırım Tatarlarının topyekûn vatanlarından sürülmelerini müteakip, sayısız diğer eser ve abide gibi tamamen ortadan kaldırıldı. 1990'da Kırım'a dönen Kırım Tatarları tarafından Gaspıralı'nın tahminî mezar yeri yeniden çevrelenerek buraya bir anıt dikildi.
    Gaspıralı Rusya İmparatorluğu'ndaki Türklerin ve özellikle kendi vatandaşları olan Kırım Tatarlarının kültürel ve entellektüel hayatlarına hiç bir diğer kişiyle mukayese edilemeyecek ölçüde kuvvetle damgasını vurmuştur. Rusya İmparatorluğu'nda yaşayan Türk ve/veya Müslüman halkların tarihinde pek çok "ilk"lerin uygulayıcısı olan Gaspıralı'dan öncesi ve sonrası arasında çok büyük fark vardır. Onu Rusya İmparatorluğu'ndaki Türk/Müslüman millî uyanış hareketinin bir numaralı öncüsü ve tartışmasız en büyük ismi olarak nitelendirmek yanlış olmaz. Gaspıralı'nın içlerinde modern Türkiye'nin kurucularının da yer aldığı son dönem Osmanlı aydınları üzerindeki etkileri de büyük ve kalıcı olmuştur. Onun ünlü sloganı "Dilde, Fikirde, İşde Birlik" bugün dahi Türk dünyası içindeki ilişkilerin temel yapısı için yol gösterici düstur olarak her vesileyle tekrar edilmektedir.

    alıntı

+ Konu Cevapla

Benzer Konular

  1. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 10-18-2010, 20:00
  2. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 06-22-2009, 12:13
  3. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-05-2008, 17:49
  4. İsmail Gaspıralı , İsmail Gaspıralı Hakkında
    By Boramir!! in forum Türk Dünyası Ve Kültürü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-04-2008, 01:54
  5. Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 11-22-2007, 22:29

Etiketler

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375