+ Konu Cevapla
1 den 4´e kadar. Toplam 4 Sayfa bulundu

Sosyoloji Nedir? Sosyolojinin Anlamı, Sosyoloji Hakkında

 GENEL KÜLTÜR VE SANAT Katagorisinde ve  Nedir Forumunda Bulunan  Sosyoloji Nedir? Sosyolojinin Anlamı, Sosyoloji Hakkında Konusunu Görüntülemektesiniz.=>Kavramsal İçeriği Sosyoloji; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir. ...

  1. #1
    Emekli Süper Cadı :) sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu Yer
    αѕкιмιη кαℓвιη∂є
    Mesajlar
    6.109
    Blog Yazıları
    4
    Tecrübe Puanı
    4962010

    Tanımlı Sosyoloji Nedir? Sosyolojinin Anlamı, Sosyoloji Hakkında





    Kavramsal İçeriği
    Sosyoloji; “Toplum Bilimi” veya “sosyal olayların bilimi” ya da “sosyal örgütlenme ve sosyal değişimler bilimi” olarak da bilinmektedir.
    Aslında sosyoloji, sosyal hayatımızda var olan sosyal gerçekleri (sosyal hadiseler ve olgular), insanların meydana getirdiği grupları, grupların davranışlarını ve sosyal kurumları olduğu gibi inceleyen pozitif bir sosyal bilim dalıdır. Bir başka ifadeyle, sosyoloji, bir takım varsayımlardan çok; var olan gerçekleri ortaya koymaya çalışan, sosyal gerçeğe eğilen bir ilimdir.
    Geniş anlamıyla sosyoloji, insanların birbirleriyle kurdukları sosyal münasebetleri, sosyal gruplar, kurumlar ve örgütler arasındaki münasebetleri, toplu eylem, toplu direniş gibi topluluk ve fert davranışlarını, değişik düzeylerde bütün sosyal etkileşim biçimlerini, sosyal yapı özelliklerini ve bu yapıda ortaya çıkabilecek değişme temayüllerini belirli bir yöntem dahilinde inceleyen, sosyal gerçekleri ve süreçleri sistematik ve bilimsel olarak mercek altına alan bir bilim dalıdır.
    Sosyoloji, hem insan davranışının yüz yüze etkileşim bağlamlarını (Mikro-Sosyoloji), hem de çok sayıdaki ve büyük ölçekli grupların, örgütlerin veya sosyal sistemlerin (Makro-Sosyoloji) özelliklerini inceler.
    Sosyoloji, fertten ziyâde toplumun aynasıdır. İnsanın, sosyal diye vasıflandırabileceğimiz bütün davranışları, sosyolojinin ilgi alanına girmektedir. Her ne kadar insan ruhuna pek yakın olan ilgi alanlarını, değerleri ve duyguları ihtiva eden sorunları ele alıyorsa da, sosyoloji, bir şeyin iyiliği veya kötülüğü, uygunluğu veya uygunsuzluğu gibi hususlarda yargıda bulunmaktan uzak durmaya, yani tarafsız kalmaya gayret etmektedir.
    Sosyolojinin TarihçesiSosyal olaylar, her ne kadar insanlık tarihi ile başlatılmakta ise de, hadiselere sosyolojik yaklaşım tarzı, daha çok 18. ve 19. yüzyıllarda ortaya çıkmıştır.
    Sosyoloji terimi, ilk kez bir sosyolog olmaktan ziyâde bir bilim felsefecisi olan Fransız, August Comte (1798-1857) tarafından kullanılmış ve İngiliz, Herbert Spencer (1820-1903) tarafından da geniş kitlelere tanıtılmıştır.
    Ancak, sosyolojinin ilk temel esaslarını, ilmî yöntemlerle ortaya seren ilk bilim adamı belki de İbni Haldun ‘dur (1332-1406). Prof. Dr. W. Barthold’a göre İbni Haldun, tarih felsefesinin en mümtaz simalarından birisi olduğu kadar, sosyolojinin ilk büyük kurucusudur. Sosyal kanunları, tarihî hadiselerden çıkaran İbni Haldun, cihan tarihinde, büyük devlet ve medeniyetlerin kuruluşunda, göçebe unsura yer verdiği, bunların medeni halk içerisinde yaşayıp milliyetlerini kaybettikleri hakkındaki fikirleri bugün bile geçerlidir. Ayrıca, sosyal psikoloji, sosyal ekonomi, tarih felsefesi, etnografya, sosyal coğrafya, sosyal felsefe, kentleşme, sosyal antropoloji gibi sosyal bilim dallarına ait sosyal teorileri, ciddî mânâda ancak 19. asırda kavranabilmiş ve bir çok Avrupalı bilim adamının çalışmalarına temel dayanak vazifesi görmüştür.
    Sosyoloji Dalları Sosyolojinin gelişmesiyle, toplumlara ve topluluklara yönelik yapılan ilmî çalışmalar sonucunda bir çok sosyolojik disiplin ortaya çıkmıştır. Bunlardan en önemlileri aşağıda sıralanmıştır:
    Ahlâk Sosyolojisi.
    Askeri Sosyoloji.
    Beden Sosyolojisi.
    Bilgi Sosyolojisi.
    Bilim Sosyolojisi.
    Çalışma (Endüstriyel) Sosyolojisi.
    Din Sosyolojisi.
    Eğitim Sosyolojisi.
    Folk Sosyolojisi.
    Gender Sosyolojisi.
    Hukuk Sosyolojisi.
    İktisat Sosyolojisi.
    İnsan Ekolojisi ve Demografi.
    Kent (Şehir) Sosyolojisi.
    Köy (Kırsal) Sosyolojisi.
    Kurumlar Sosyolojisi.
    Küçük Gruplar Sosyolojisi.
    Kültür Sosyolojisi.
    Medikal Sosyoloji.
    Natüralist Sosyoloji.
    Sağlık Sosyolojisi.
    Sanat Sosyolojisi.
    Sanayi Sosyolojisi.
    Siyaset Sosyolojisi.
    Sosyal Psikoloji.
    Sosyolojik Teori.
    Tarih Sosyolojisi.
    Tatbikî Sosyoloji
    Vergi Sosyolojisi
    Sosyolojiye Yakın Olan Diğer Sosyal Bilimler Sosyoloji ile çok yakından bağlantılı olan en önemli bilim dalı Sosyal Antropolojidir.
    Sosyal hayatı, kültürleri, yazının icadından önceki devirlerden başlayarak, bugüne kadarki gelişmeleri inceleyen sosyal antropoloji, dinî, siyasî, iktisadî ve sosyal kurumların yapılarını ve folklorik hususiyetlerini inceler.
    Sosyal antropoloji ayrıca etnoloji (kültürel antropoloji) ile psikoloji (psikolojik-kültürel antropoloji) arasındaki münasebetleri, mukayeseli olarak araştırır.
    Sosyal Antropoloji, altı kola ayrılmaktadır:
    Kültürel Antropoloji (Kültür Antropolojisi veya Etnoloji).
    Etnografya.
    Arkeoloji.
    Folklor (Halk Bilimi).
    Dil (Filoloji).
    Psikoloji Antropolojisi (Psikolojik-Kültürel Antropoloji).

  2. #2
    Emekli Süper Cadı :) sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu Yer
    αѕкιмιη кαℓвιη∂є
    Mesajlar
    6.109
    Blog Yazıları
    4
    Tecrübe Puanı
    4962010

    Tanımlı

    BUYRUN BUDA BAŞKA BİR YAKLAŞIM.

    SOSYOLOJİ NEDİR?



    Sosyoloji insan toplumlarını bilimsel,sistematik ve eleştirel olarak inceleyen sosyal bir bilimdir. Bu sosyolojinin en genel düzeyde tanımlanmasıdır. Sosyolojinin araştırma konusu toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve olaylardır. Toplumun yapısı, organizasyonu, değişimi, işleyişi, ... sosyolojinin ilgi alanı içine girer. Toplumun yapısını keşfetme, toplumdaki grupları bir arada tutan veya onları birbirinden ayıran, uzaklaştıran güçlerin neler olduğunu ortaya koymak, toplumsal yaşamı değiştiren ve dönüştüren koşulları belirlemek, insanlar arası ilişki ve etkileşimlerin yapısı ve işleyişi ile ilgili kural ve ilkeleri ortaya koymak, sosyal davranışı toplumsal bağlam içerisinde açıklamak,.... sosyolojinin en temel amaçları arasında yer alır.

    Yukarıda da ifade edildiği gibi toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgular (evlenmek, boşanmak, göç, kentleşme,suç,terör, spor,....)sosyolojinin araştırma konusunu oluşturur. Toplum sosyolojik açıdan sosyal bir gerçekliktir. Ancak bu gerçeklik, fiziksel bir gerçeklik gibi doğrudan algılanan ve deneyimlenen bir gerçeklik değildir. Sosyal gerçeklik insanlar arası ilişki ve etkileşimleri, grup yaş****** gruplar arası ilişkileri, kültürü, sosyal kurumlar ve tüm bunların insanların sosyal davranışları üzerindeki etkilerini anlatan bir kavramdır. Bu bağlamda sosyal gerçeklik sosyal davranışlarımızı şekillendiren sosyal bir güç olarak tanımlanabilir. Örneğin; nasıl mevsimler faaliyetlerimizi, giysilerimizi ve yaşamla ilgili seçimlerimizi etkileyebiliyorsa , sosyal gerçeklikte sosyal davranışlarımızı biçimlendirir.

    İçinde yaşadığımız toplumun ekonomik yapısı, aile düzeni, kültürü, yönetim biçimi, nüfusu, dini, ahlak anlayışı.... sosyal davranışlarımızı şekillendirir. Örneğin; hangi partiye oy verdiğimiz, eş seçimimiz, yaptığımız meslek , boş zamanları değerlendirme biçimimiz ,…toplumsal koşullardan etkilenir.

    İnsan davranışları üzerinde toplumsal koşulların etkili olması sosyal davranışın çözümlenmesinde, toplum ve toplumsal yaşamla ilgili olgu ve süreçlerin bilinmesini önemli bir hale getirmiştir. Bu çerçevede sosyoloji daha özel olarak sosyal davranışı açıklamayı amaçlar.Sosyal davranış toplumsal bir bağlamı içeren, diğer insanların davranışlarını içeren ve /veya çağrıştıran örgütlü insan eylemleri olarak tanımlanabilir. Örneğin; bir fabrikada çalışan işçilerin veya bir okulda ders anlatan öğretmenlerin davranışları sosyal davranışlardır.

    Sosyoloji, sosyal davranışı çözümlemek için sosyal davranışın bağl****** yine en genel düzeyde toplumu ve onunla ilişkili olgu ve süreçleri dikkate almak durumundadır. Sosyolojiye özgünlüğünü
    ve önemini kazandıran da budur. Toplumsal çözümlemede toplumsal bakış açısını içermeyen bir sosyoloji anlayışı oldukça eksiktir. Bu nedenle toplum ve toplumsal yaşam üzerinde biraz ayrıntılı durmanın gerekli olduğunu düşünüyoruz.

    Bilindiği gibi insanlar toplum içinde yaşayan sosyal varlıklardır. Toplum halinde yaşamak insan için zorunlu, kaçınılmaz ve onun doğasıyla ilgili bir özelliktir. İnsanların sosyal varlık olduğu; yani diğer insanlarla ilişki kurarak bir arada bulunması bir çok filozof ve sosyologun paylaştığı temel bir fikirdir.

    İnsanın sosyal bir varlık oluşu , toplumun hem bir nedeni ve hem de bir sonucu olarak ortaya çıkar. İnsanların yapısı ve mahiyeti (temel özelliği) onların bir arada yaşamasını gerektirmiş ve böylece toplum hayatı ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda toplum hayatı da insanları tarihsel süreç içerisinde değiştirmiş ve insanların toplumsal yaşamdan etkilenen ve hatta belirlenen varlıklar olması üzerinde etkili olmuştur. Ancak burada önemli olan insan mı?, toplum mu?, ayrımı değil, insan ve toplum arasındaki etkileşimdir. İnsan ve toplum bir bütünün iki önemli yüzü ve gerçekliğidir.

    Toplum yapısı çeşitli türden grupları ve bu grupların organizasyonunu içerir. Sosyolojik açıdan toplum en büyük, en karmaşık ve en gelişmiş sosyal gruptur. Toplumu bir tür gruplar ağı veya organizasyonu şeklinde ele almak olanaklıdır. Coser (1985:3)’a göre toplum, örgütlü insan grupları arasındaki etkileşim kalıplarına verdiğimiz bir isimdir. Gruplar içinde ve gruplar arasındaki etkileşimin örüntülenmesi veya kalıplaşması toplumsal yaşamın düzenliliğini işaret eder. Oldukça karmaşık toplumlar da bile sosyal yaşamın dikkatli bir gözlemi, toplumsal yaşamda kaos ve kargaşa yerine düzenliliğin olduğunu ortaya koyar. Örneğin; sabahleyin evimizden ayrılıp işimize giderken genellikle içinde yaşadığımız sosyal dünyanın dünkü gibi olacağını umarız veya böyle bir beklenti içinde yaşarız. Bu düşünüş toplumsal yaşamın öngörülebilirliğini de ifade eder. Ancak, sosyal yaşamın bu düzenli yapısı onun şaşırtma, uyumsuzluk, gerilim ve sosyal gruplar arasındaki çeşitli türden anlaşmazlıkları içermemesi anlamına gelmez. Sosyal yaşam bu ve benzeri süreçleri de içermesine rağmen tüm bu süreç ve oluşumlar belirli kural, ilke ve kalıplarla ortaya konur. Örneğin;işçi ve işverenler arasındaki çatışmalar ve anlaşmazlıklar sendika, grev, lokavt toplu iş sözleşmesi gibi kurum ve örgütlenmelerle düzenlenmiştir. Çatışmaların topluluğun istikrarını bozduğu durumlar genellikle bir değişim durumunu ifade eder. Bu sürecin yöneldiği durum göreli de olsa yeni bir denge veya istikrardır.

    Toplum kavramı sosyolojide merkezi bir kavramdır. Sosyal grup boyutu kadar diğer boyut ve özellikleri de vardır. Giddens (2002:621)’a göre bir toplum belirli bir toprak parçasında yaşayan , ortak bir politik otorite sistemine tabi olan ve çevrelerindeki çeşitli gruplardan (toplum) ayrı bir kimlikleri olduğunun farkında olan bir insan grubudur. Giddens’ın bu tanımı açısından örneğin; Türk toplumu, İngiliz toplumu, Amerikan toplumu,... bir toplumdur.

    Toplum kavramının çözümlenmesinde kültür ve kurumlar da önemli bir yere sahiptir.Kültür toplum yaşamının kurucu ögelerinden birisini oluşturur. Toplumsal yaşamın çeşitli alanları kültürle bir yapıya bir düzene kavuşur. Bauman (1998:163) kültürü “ yapay düzen kurma işi” olarak tanımlar. Bu yapay düzen insanın toplum halinde yaşamasının zorunlu bir sonucu veya gereği olarak ortaya çıkar ve insan ilişkilerini düzenleme, insanların çeşitli türden ihtiyaçlarını karşılama işlevlerini yerine getirir. Kültür, bu bağlamda insani; insana özgü ve toplumsal bir karaktere sahiptir. Fichter (1990:120) kültürü “insan ürünü” olarak değerlendirir.

    Sosyolojide kültür kavramı bir grubun (az yada çok geniş ) üyelerinin ortak edinimlerinin bütünü ifade eder. Bu edinimler şeyleri algılamada, yapılanları değerlendirmede bilinç dışı ve sürekli referans işlemi görerek, davranışların yönlendirilmesinde etkili olurlar. (Muchielli,1991:9).

    Kültürün insan davranışları için referans oluşturması toplumsal açıdan oldukça önemlidir. Bir toplumda bireyler arası ilişkilerin düzenlenerek toplum hayatının meydana geldiği bilinmektedir. Kültür, sosyal kurumlarla çok sıkı bir ilişki içinde bulunur. Sosyal kurumlarda temel olarak toplum içerisinde bireyler arasındaki sosyal ilişkileri düzenler. Fichter (1990:123) kültür ve kurumlar arasındaki ayrımın daha çok analitik olduğunu söyleyerek kültürü toplumdaki kişilerin ortaklaşa paylaştıkları toplam kurumların bileşkesi olarak tanımlar. Aynı sosyologa göre , kurum kültürün en geniş parçasını oluşturur. Kültürün en küçük ve indirgenemez temel oluşturucusu yürürlükteki davranış örüntüsüdür. Sosyal rol, statü ve etkileşim formları ise sosyal kurumların oluşturucuları olarak değerlendirilir. Kültür bünyesinde bir topluma veya gruba ait temel değer, norm ve davranış kalıplarını içerir. Bir toplumun kültürü onun inançları, ahlakı , sanatı , hukuku, dili, gelenek, görenek örf ve adetlerden oluşan karmaşık bir bütündür. Sosyal kurumlar ise düzenlenmiş, tesis edilmiş veya yapılanmış davranış örüntüleri ve bunlardan oluşan sosyal bütünlerdir.

    İnsanlar toplumsal yaşam içerisinde gereksinimlerini karşılamak için diğer insanlarla sosyal ilişkilere girerler. Çünkü, insanlar gereksinimlerini tek başlarına karşılayamazlar. Örneğin; beslenmek, giyinmek,evlenmek,güvenlik, sevgi gibi gereksinimlerimiz tek başımıza karşılayamadığımız , diğer insanlarla ilişkiyi içeren sosyal boyutlu ihtiyaçlarımızdır.

    Sosyal ilişki ve etkileşimin toplum hayatı için en temel önemi grup oluşumunu, grup yaşamını ve bu yaşamla ilgili yapıları; kalıpları ortaya çıkarmasıdır. Sosyal ilişki ve etkileşimin bu bağlamda içinde yaşadığımız karmaşık modern toplum da dahil, bütün sosyal oluşum ve yapıları ortaya çıkaran temel bir toplumsal süreçtir (Erjem,2004)

    SOSYOLOJİK BAKIŞ AÇISI
    Sosyolojik bakış açısı sosyolojini toplumsal olaylara nasıl yaklaştığını, nasıl incelendiğini, sosyolojinin olayları incelemesini diğer sosyal bilimlerden nasıl farklı olduğuyla ilgilidir. Daha öncede ifade edildiği gibi sosyoloji toplumsal bağlam içerisinde sosyal davranışı inceler. Sosyal davranış bireylerin bir anlam ifade eden ve diğer insanlarla ilişkili davranışlarıdır. Sosyal davranış sosyal ilişki ve etkileşim sonucu oluşur. Sosyoloji sosyal davranışı açıklamak için kendine özgü bir bakış açısı geliştirmiştir. Bu bakış açısı belli temel öncüllere dayalıdır.Bunları şöyle ifade edebiliriz:
    · İnsanlar sosyal varlıklardır.
    · Sosyal davranış öğrenilir.
    · Toplum insanların ait olduğu en geniş gruptur.
    · İnsanlar tek boyutlu değildir. Bu nedenle sosyal davranışta çok boyutludur
    · Birey davranışlarındaki ilişki toplamı açısından incelenir.
    * Sosyal davranışın nedeni toplumsaldır.

    Sosyolojik bakış açısıyla bir olayı incelemeyi şöyle ortaya koyabiliriz.Örneğin Mehmet’in işsiz oluşu.

    AÇIKLAMALAR:

    Psikolojik( Bireyci): insanlar tembel , aptal oldukları veya beceriksiz oldukları için işsiz kalırlar. Mehmet’te bu özelliklere sahip oldukları için işsizdir.
    Sosyolojik açıklama: işsizlik toplumdaki eşitsizliğin, dengesizliğin sonucu olarak ortay çıkar. Eşitsizlik kişinin meslek edinmesini, eğitimini olumsuz etkiler. Ayrıca eşitsizlik sonucu toplumun kaynakları da akılcı kullanılıp yatırımlara dönüştürülemez. Mehmet’in işsizliği bu nedenle daha çok toplumsaldır. İşsizlik problemi toplumsal düzenlemeler sonucu çözülebilir ( Erjem ,2004)

    SOSYOLOJİNİN DOĞUŞU VE GELİŞİMİ

    Toplumla ilgili fikir ve düşünceler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak toplumu ve toplumsal olayları bilimsel olarak araştırıp, incelemeyi oldukça yeni bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Bu bağlamda sosyoloji ikiyüzyıllık bir geçmişe sahip bir bilim dalıdır. Sosyoloji 19.yy’da, özellikle Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen önemli siyasi, sosyal , ekonomik ve entelektüel gelişme ve değişmelerin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Batı Avrupa toplumlarında meydana gelen büyük değişimler modern toplum denilen bir toplum biçimini ortaya çıkarmıştır. Modern toplum, eski topluma ait birbirinden kopuk toplulukların bütünleşmesini, gelenek ve dinden kopmayı, bireyleşmeyi, rasyonelleşmeyi, kentleşmeyi, eşitsizliği kapsayan bir dizi süreçle ortaya çıkmıştır. Bu karmaşık toplumu incelemek sosyolojinin konusu haline gelmiştir.Modern toplumu oluşturan olaylar şunlardır:

    1.Ulus devletin yükselişi.
    2.Endüstrileşme
    3.Kapitalizmin yükselişi
    4.Sosyalist ülkelerin ortaya çıkışı
    5.Temsili demokrasinin doğuşu
    6.Bilim ve teknolojideki gelişmeler
    7.Kentleşme
    8.Kitle iletişim araçlarının gelişimi ve çeşitlenmesi
    9.Rönesans
    10.Aydınlanma
    11.Fransız ve Amerikan devrimleridir.

    Sosyoloji kelimesi Fransız sosyologu ve tarih felsefecisi A. COMTE tarafından icat edilmiştir. Comte sosyal olayları doğa bilimleri modelinde kurmayı amaçlayan bir sosyoloji kurmak istemiş, ancak bunu başaramamıştır. Daha sonra Comte’u takip eden Fransız sosyologu E. Durkheim, sosyolojinin konusu, yöntemi ve akademik yaşamda yer alması konusunda önemli çalışmalar yaparak sosyolojinin gerçek olarak kurulmasını sağlamıştır. Daha sonraki gelişmeler sosyolojinin bütün dünyada giderek daha çok yayılmasına neden olmuştur. Sosyolojiye önemli katkı sağlayan başlıca düşünürler E. Durkheim , K. Marks, M. Weber, V. Pareto,G.Simmel,W. Mills ve T. Parsons’dur.Türkiye’de sosyolojinin kurucusu ise Ziya Gökalp’dir.

  3. #3
    Emekli Süper Cadı :) sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu Yer
    αѕкιмιη кαℓвιη∂є
    Mesajlar
    6.109
    Blog Yazıları
    4
    Tecrübe Puanı
    4962010

    Tanımlı

    SOSYOLOJİ TARİHİ









    Bugün bilim olarak nitelediğimiz bilgi ve düşünme türü uygarlığımızın oldukça yeni sayılan bir ürünü olmakla birlikte kökleri çok eskilere kadar uzanmaktadır. Tarih öncesi çağlara baktığımızda ; felsefe, din, efsane gibi ruhsal, el sanatları gibi pratik yaşam ihtiyaçlarına yönelik uğraşlar dışında, gözleme dayalı olarak kavramsal düşünme demek olan bir bilimden söz etmek zordur. Ancak şu da söylenmelidir ki bu tür uğraşların dayandığı bilgi, teknik ve kavramlar sonraki çağlarda daha belirgin olarak ortaya çıkan bilimsel kavram ve işlemlere kaynaklık etmiştir. Buradan bilimsel düşünme ve bulma çabasının kökeninde biri; gündelik yaşamı rahat ve güvenilir kılma, diğeri de dünyayı anlama gibi iki temel ihtiyaç yattığı görülmektedir. Bu ihtiyaçlardan ilki insanlığın uzun tarihinde kuşaktan kuşağa aktarılan çeşitli yaşantı ve beceri biçimlerini kapsayan bir teknik geleneği; ikincisi insanoğlunun duygu, inanç ve düşüncelerini içinde toplayan bir kültürel geleneği oluşturmuştur. İlkel insan doğa ile ilişkisinde basit teknik becerilerini kullandığı kadar, büyü türünden birtakım akıl dışı yollara da başvurmaktan geri kalmamıştır. Büyünün amacı da teknoloji gibi doğayı etkilemektir: Ölmekte olan hastaları iyileştirmek, beklenen doğal felaketleri önlemek, düşmanların yok olmasını sağlamak gibi. Hatta aynı amacı, dünyanın varoluşu ve düzeni ile ilgili çeşitli kültürlerde var olan efsane türünden masal ve öykülerde de bulmaktayız. Güneş’in, Ay’ın ve yıldızların yaratılış ve varoluş nedeni, insanoğlunun yaşam ve ölüm karşısında duyduğu korkuyu giderme, aradığı güveni ve rahatı sağalama olarak tasavvur edilmiştir. Ancak büyü de bile doğanın isteğe göre değişmediği, bazı yasalara boyun eğmek gerektiği düşüncesi üstü örtük de olsa yer almaktadır. Ateşin daima yaktığı, suyun ıslattığı, Güneş’in parlak olduğu, hava bulutlu olmadıkça yağmurun yağmadığı, yazların sıcak, kışların soğuk gittiği gerçeğinden ilkel insan da kendini kurtaramayacağını bilmekteydi. Ne var ki büyü ve efsane doğrudan bilime yol açmamıştır. Bilimin doğuşu için doğayı denetim altına almaya yönelik katı bir faydacılık dışında yarar amacı gütmeyen katıksız bir anlama ve bilme tutkusuna da ihtiyaç vardır.
    İki gelenek başlangıçta ve uzun süre çoğu kez ayrı ellerde kalmış ve böylelikle yeterince karşılıklı etkileşim olanağı bulamamıştır. Buna örnek olarak Eski yunan uygarlığı’ndaki basit tekniklere dayanarak iş gören zanaatçılar ile , duygu, ,inanç ve düşünce dünyasını oluşturan şair, politikacı ve filozofları gösterebiliriz. Bu ayrım ortaçağ boyunca devam etmiş ve ancak yeniçağ başlarında ortadan kalkmaya yüz tutmuştur. Rönesansla başlayan bilimsel düşünme ve araştırma çabası, iki geleneğin ; deneye olanak veren teknik becerilerle, kavramsal düşünmeye yol açan °°°°fizik türden teorik çalışmaların etkili bir kaynaşmasına dayanmıştır.


    Bilimin Gelişmesi

    Bilimin gelişmesi ile ilgili görüşler çeşitli olmakla birlikte bunlardan iki tanesi konuya açıklık getirmek açısından faydalı olacaktır. Bu görüşlerden birine göre bilim yavaş fakat sürekli ilerleyen bir bilgi üretme ve çoğaltma sürecidir. İkinci görüşe göre ise, bilimde gelişme teorik düzeyde yer alan köklü düşünme değişikliklerinin bir sonucudur. İki görüş ilk bakışta bağdaşmaz nitelikte görünebilmektedir. Bu açıklamaların bir tanesinde evrimsel bir gelişme diğerinde ise devrimsel bir gelişme görünmektedir. Gerçekten de bilimin gelişimi, olgusal bilgilerimiz yönünden sürekli bir birikim, saptanmış olguları yorumlama ve açıklama yönünden ise ancak zaman zaman patlak veren düşüncede devrim biçiminde görülmektedir. Bilim tarihine bakıldığında ise her iki görüşün de kanıtlanmasını sağlayan örnekler görülebilmektedir. Geçmişte gözlem ve deney yoluyla saptanmış pek çok olgusal gerçekler giderek artan bilgilerimizin bir bölümü olarak geçerliliklerini sürdürmektedir. Bunları bir yana itme geçersiz sayma yoluna gidemeyiz; geçmişte bulunmamış olsalardı bugün bulunacaklardı. Oysa aynı sürekliliği olguları açıklama amacıyla bilginlerce ileri sürülen teorilerde görememekteyiz. Bilim tarihinde aşağı yukarı aynı olgu grubunu açıklamak amacıyla değişen aralıklarla çoğu kez birbiri ile bağdaşmayan teorilerin ortaya atıldığı görülmektedir. Bir örnek vermek gerekirse gök cisimlerinin gözleme konu olan hareketlerinin açıklanmasında antik yunandaki filozoflardan Newton’a kadar geçen 2000 yıllık sürede ortaya atılan değişik teorileri de gösterebiliriz. Bu gibi teoriler olgusal buluşlar gibi bir bilgi birikimi yaratmamakta tersine her biri bir öncekini yıkma ve ya hiç değilse değiştirme rolü oynamaktadır.
    Her teori doğaya belli bir bakış açısını dile getirir; fakat başka bakış açıları olanağını ortadan kaldırmaz. Herhangi bir teorinin ortaya atılmasında veya benimsenmesinde olguları açıklama gücü kadar kişisel beğenilerimiz de rol oynamaktadır. Bu nedenledir ki aynı alanda rakip teorilerin ortaya çıktığını ve uzun süre tutulan teorilerin bile birtakım koşulların oluşması ile geçerliliklerini bazen beklenmedik bir biçimde kaybettiklerini görmekteyiz.
    Şöyle bir anlatılanları toparlayacak olursak; bilimin gelişimi ne tek başına birtakım teorik görüş değişikliklerinden ne de yalnızca birbirine eklenen sürekli bir buluşlar zincirinden ibarettir. İki süreç birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Yeni olgusal buluşlar yeni teorilere yol açtığı gibi, yeni teoriler de yeni gözlem ve deneylere kapı açmakta, dolayısıyla yeni buluşların koşullarını hazırlamaktadır. Olgusal buluşlarla teorik açıklamalar arasındaki bu karşılıklı etkileşim bilimde gelişmenin gerçek itici gücünün oluşturmaktadır. Bu itici güçten kaynaklanan bilimsel gelişmenin iki dönemli bir süreç olduğu söylenebilir. Dönemlerden biri teorik düzeyde açılmayı, ötekisi bu açılmanın olgusal düzeyde pekiştirilmesini simgelemektedir. Fakat her pekiştirme er geç yeni bir açılmanın gereklerini de oluşturmaktadır.
    Geniş bir perspektif içinde bakıldığında bilimin uzun gelişmesini dört aşamada incelemek mümkündür:
    1. Mısır ve Mezopotamya uygarlıklarına rastlayan empirik (görgüsel/görgül) bilgi toplama aşaması.
    İlk uygarlıklar Dicle-Fırat, Nil gibi büyük nehir vadilerinde ortaya çıkmıştır. Bu uygarlıklar bilimin doğuşu için elverişli sosyal ve ekonomik koşullar taşıyorlardı. M.Ö. 3000 yıllarında Mezopotamya’da (Dicle –Fırat nehirleri vadisinde) Sümer Uygarlığı tarım ve hayvancılık yanında teknolojide de ileri gitmişlerdir. Bakır ve kalay karışımından bronzu elde etmek suretiyle çeşitli ve dayanıklı malzemeler üretebiliyorlardı. Üretilen ürünler tapınaklarda toplanıyor, yöneticiler ve din adamları ise bu ürünün toplanması ve dağıtımı işinden sorumlu oluyorlardı. Kayıtlar ise kil üzerine işaretlenmektedir. Sümerlerde resim-işaret yazı sistemi, çarpım tablosunun kullanılması görülmektedir. Sümerlerin yerini alan Babilliler ise, matematik ve astronomide ileri gitmişler, yönetici ve ruhban sınıfının yetiştirilmesi için tapınak okulları kurmuşlardır. Dairenin 360 derece olması, saatin 60 dakika ve dakikanın 60 saniye olduğunu da Babilliler bulmuşlardır. Astronomide ilerlemeler kaydedilmiştir (astronominin ilk bilim oluşunun nedeni; incelemeye konu olan cisim ve olguların basit ve düzenli olup, sürekli gözleme elverişli olan periyodik (dönemsel) hareketler yapmalarıdır). Uzun ve sürekli gözlemlerle elde edilen bilgilere dayanarak toprağı işleme, ekim ve hasat gibi mevsime bağlı işler için takvim geliştirmişlerdir. Bu arada gök cisimlerinin incelenmesi ile devletin geleceğine refah ve mutluluğuna ilişkin işaretleri de yakalamak amaçları arasındadır.
    Nil vadisindeki Mısır Uygarlığı’na bakıldığında ise tarımın doğa şartlarından dolayı daha basit olduğu görülmektedir. Burada tarım Nil’in taşmasının ardından her iki yana gelen verimli toprakların kurumasının ardından ekim yapılması şeklindedir. Toplumsal yapısına bakıldığında ise, yönetenler ve çalışanlar ayrı ayrı tabakalaşma yapısı içinde olduğu görülmektedir. Her iki kültürde de bilim din adamlarının elindedir. Mısır Uygarlığı’nın bilime katkısı günün yirmi dört saate bölünmesinin bulunması yanında daha çok hekimlik alanında olmuştur. Kafa ve göğüs göğüs yaralanmalarında takip edilecek uygulamalar günümüze kadar gelmiştir. Ancak burada söylenmesi gereken bir diğer husus da hekimlik konusunun büyüye dayanmasıdır. Hastalık kötü ruhların vücuda girmesi olarak yorumlanmaktadır ve tedavi için yapılan uygulamalar ise; kötü ruhun vücuttan kovulmasıdır.
    Genel olarak bu döneme bakıldığında bilim; olgu toplama, pratik ilgi ve ihtiyaçlara cevap arama şeklindedir, teorik nitelikte sorulara rastlanmamaktadır. Astronomi; takvim oluşturma ve astrolojik kehanetlerde bulunma amacındadır, matematik; arazi ölçümü ve ürünün toplanması dağıtılmasının kaydedilmesi gibi iş hayatı ile ilgili pratik problemlerin çözümü amacındadır. Tıp ise; hastaları iyileştirirken aslında kötü ruhları bedenden kovmak amacındadır.
    2. Bilimin gelişmesindeki ikinci aşama; Eski Yunanlıların evreni açıklamaya yönelik akılcı sistemlerinin kurulması dönemidir. Astronomi sahasında eski bilgin ve düşünürlerin en önde gidenleri Milattan önce beşinci yüzyılda Phytagoras ve dördüncü yüzyılda Aristo ile başlamak üzere bu sahada pek çok filozof çalışmıştır. Phytagoras’a göre evren matematiksel yasalar tarafından yönetilmektedir. Bu anlatım bize, gözlem ve deney sonuçlarını yorumlama ve genellemede matematiğin kullanılmasını sağlamıştır. Aristoteles’e göre gökyüzü nesnelerinin yapıldığı madde ile yeryüzü nesnelerinin yapıldığı madde apayrı nitelikteki şeylerdir. Birinciler yetkin, sonsuza dek kalıcı, değişmez, bozulma, ikinciler ise tam tersine geçici kusurlu ve bozulur cinsten şeylerdir. Birincilerin hareketleri çembersel ve tek biçim, ikincilerinki doğrusal ve değişik biçimler gösterir. Dünya evrenin merkezindedir. Aristo’nun ortaya koyduğu bu sistem hem olumlu hem de olumsuz sonuçlara yol açmıştır. Sistemin uzun süreli etkisi bilimin gelişimini durdurucu olmuştur; daha üstün bir sistemi düşünmek yüzyıllar boyunca olanaksız sayılmış özellikle ortaçağda bilimlerin üstadı olarak anılan Aristo’nun her söylediği eleştirisiz kabul edilmiştir. Milattan sonra yüz elli yıllarında ise Ptolemy Batlamyus kendi çağının ve daha önceki devirlerin bilgilerini çok geniş bir teori halinde düzenleyerek sistemleştirmiştir. Yaklaşık 1500 yıl kadar “Almagest” adlı kitapta anlatılan Batlamyus sistemi insanların zihinlerinde yer etmiş ve her yerde kainatın gerçek tasviri olarak kabul edilmiştir. Batlamyus teorisinin esasına göre dünya sabit, hareketsiz, durgun bir kitleden ibarettir; bu kitle kainatın merkezinde bulunmaktadır; güneş de dahil olmak üzere tüm sabit yıldızlar ve bütün gök cisimleri onun etrafında dönerler. Dünya bir küreler sisteminin orta noktasıdır, gezegenler buna sıkı bir şekilde bağlanmıştır. Bu anlayışa göre, çoğu zaman doğuya doğru hareket eden gezegenler bir durma noktasına gelinceye kadar periyodik olarak yavaşlarlar, sonra ikinci bir defa tersine dönerler ve tekrar doğuya doğru harekete başlarlar, bu değişme çemberi sonsuza kadar tekrarlanır durur.
    Batlamyus’un teorilerinin kabul görmesindeki psikolojik faktörler incelendiğinde ; ilk olarak bu sistemin tabii görüntülere yani eşyanın herhangi bir kimse tarafından gözlenebilecek olan görüşlere dayanmasıdır. Bir diğeri ise, dünyayı kainatın merkezi saymak , gezegenlerin onun etrafında döndüklerine inanmak insana hoş geliyor olabilirdi ve bütün kainatın insan için yaratılmış olduğu düşüncesini uyandırıyordu.
    3. Ortaçağdaki Yunan felsefesi ile dinsel dogmaların bağdaştırılma çabaları karşısında İslam Dünyası’ndaki bilimsel çalışmaların oldukça parlak başarılarını kapsayan bir aşamadır. Antik uygarlığın sona ermesiyle İtalyan Rönesansı’nın başlaması arasında geçen dönem Avrupa için karanlık bir dönem sayılır. Bu dönemde bilim ve felsefede öncülük Müslümanların eline geçmiştir. Başlangıçta Yunan kaynaklarından yapılan çevirilerle işe koyulan Müslümanların çok geçmeden önemli bazı katkılarda bulundukları görülür. Müslümanlar yalnız bilimsel düşünme geleneğini sürdürmekle kalmamışlar, bu düşüncenin Avrupa’da yeniden canlanmasında da Avrupalıların Arapçadan çeviri yapmaları suretiyle başlıca etken oldular. Ortaçağ boyunca Hristiyan teolojisinin egemenliği sürerken idealist bir filozof olan ve mistik bir evren anlayışı bulunan Platon’un; dünyada algıladığımız nesne ve olguların sadece birer görüntü olduğunu , gerçeğin ise onlarda değil onların gerisinde yatan idealarda aranması gerektiğini ileri süren düşüncesi Yeni-Platonculuk olarak ortaya çıkmıştır. Plotinos’dan başlayarak giderek güçlenen bu düşünce anlayış ile olgusal düşüncenin rasyonel niteliğinin kaybolduğu görülmektedir. Hristiyanlığın egemen olduğu bu ortamda doğaya ilişkin bilgiler kilise öğretisini pekiştirmeye yaradığı ölçüde değerli sayılmaktadır.
    Bu arada doğuda İran’a, batıda Kuzey Afrika’dan İspanya’ya kadar uzanan bir alanı ele geçiren müslümanlar yeni toprakların kültürü ile tanışmış ve başlangıçta Yunan eserlerini kendi dillerine çevirmişlerdir. Başlangıçta İslam Dünyası’nda ansiklopedik bilgi toplama ve bunlar üzerinde yorum yapma çalışmaları görülmektedir. En parlak başarıları matematik, tıp ve kimya alanlarında olmuştur. Kimya alanındaki çalışmalar o döneme özgü olarak simya alanında olmuştur. Bayağı türden °°°°li altına çevirme, hayat iksirini bulma başlıca ilgi alanları olmuştur. Kimya alanında Cabir’in çalışmaları önem kazanmıştır. El Kındi’nin fizik ve felsefe üzerine çalışmaları önemlidir. Astronomi alanında Muhammed El Battani ve güneş, ay tutulmaları üzerinde gözlem yapan İbn-i Yusuf’un çalışmaları örnek olarak verilebilir. İslam bilim ve kültürü on birinci yüzyıla kadar canlı ve parlak dönemini sürdürdükten sonra bilimin dine aykırı olduğu kutsal inançları zayıflattığı iddiası yoğunluk kazanır. Bu durumu hazırlayan sebepler arasında ekonomik ve idari alanda zayıflama gösterilebilir. Bu ortamda İbn-i Rüşt görülmektedir. O’na göre din kişisel olup iç dünyamızla ilgili bir sorundur. Bu dönemdeki bir diğer düşünür Gazzali’dir. Filozofların Yıkımı adlı eserinde felsefenin gereksizliği üzerinde durmuştur.
    4. Bilimsel gelişmenin bu aşamasında ise, Rönesans sonrası gelişmelerin yer aldığı modern bilim aşaması görülmektedir. Bu dönemde Amerika kıtasının keşfi, Magellan’ın dünyayı dolaşması, Vasco de Gama’nın Hindistan’a ilk deniz yolculuğunu yapması, Martin Luther’in Protestan Reformu’nu ortaya atması, Mikelanj’ın sanatsal eserleri, Paraselsüs ve Vesalyüs’ün modern tıbbın temellerini atması, Leonardo Vinci’nin çok yönlü çalışmaları görülmektedir. Bu devrin bir diğer önemli eseri Kopernik’in “Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine” adlı eseridir. Aslında kitap bir çok yönüyle Aristoteles’in görüşlerini yansıtmaktadır ancak “geosentrik” (dünya merkezli) evren sistemi yerine “heliosentrik” (güneş merkezli) evren sistemini önermesinin sonucunda bilimde olduğu kadar diğer düşünce alanlarında da sarsıcı bir etkisi olmuştur. Bu sistem yalnız modern bilimin doğuşunda değil insanın evren içindeki yerini saptamada da yeni bir görüş getirmiştir: Kopernik’le birlikte insanoğlunun kendini evrenin merkezinde sayma iddiası yıkılmış, doğanın bir parçası olduğu fikri ortaya çıkmıştır. Araştırmaların ise ilahi olanlardan ziyade insancıl olanlara doğru gelişmesi sonucunu yaratmıştır.
    Onun istemine devrimci niteliği veren unsur, yerküreyi evrenin merkezi olmaktan çıkarıp Güneş çevresinde dolanan gezegenlerden biri olarak ele almasıdır. Yerkürenin yerine Güneş’i koyması dışında bu sistem Batlamyus’un sisteminden farklılık göstermez. Evren gene sınırlıdır. Kopernik kökeni Aristarkus’a kadar uzanan heliosentrik sistemi önerirken bunun yol açacağı tepkileri daha baştan sezinlemiştir. Bu yüzden kitabın basımını uzun süre bekletmiş ancak dostlarının ısrarı üzerine yayımlamıştır. Arkadaşı Osiander, bir teolog olarak doğacak tepkileri göz önüne alarak bir önsöz hazırlamıştır ve burada önerilen bu sistemin bir hesaplama aracı olmaktan öteye geçmediği konusunda okuyucuyu uyarır. Kitap kolay anlaşılır türden olmadığı için önemli bir tepki görülmez. Ancak ertesi yıl Kopernik’in eseri düzeltilinceye kadar Katolik Kilisesi’nin yasaklı listesinde yer almıştır. İki yüzyıldan fazla bir zaman yasaklı listesinde kalmıştır.
    Kopernik’in taraftarlarından Giordano Bruno uzayın sınırsız olduğunu, güneşin ve gezegenlerin bu türlü pek çok sistemden sadece bir tanesi olduğunu savundu. Hatta canlıların yaşadıkları başka gezegenler olduğu, buralarda insan kadar akıllı ve ya ondan daha ileri de varlıklar olabileceğini ileri sürmüştür. Bu şekilde dine karşı davranmasından dolayı Engizisyon Mahkemesi’nde yargılanarak yakılmasına karar verilmiştir. Aynı şekilde İtalyan astronomu Galileo’da Kopernik teorilerine inanmaktan vazgeçmeye zorlanmış ve hayatının geri kalan kısmını hapiste geçirmiştir.
    Kopernik’ten sonra gelen en büyük astronom Tycho Brahe’dir. Kopernik’in dünyanın güneş etrafında döndüğü fikrine katılmamıştır ancak yaptığı gözlemler ile Almanyalı asistanı Kepler’in meşhur üç kanununu ortaya koymasına imkan sağlamıştır: Gezegenler güneş odak noktası olmak üzere daireler şeklinde değil elipsler halinde hareket ederler, gezegenler ve dünya güneş etrafında dönerken her zaman aynı hızda değil güneşe en yakın noktada hızı en fazla olmak üzere gider, gezegenin güneşten uzaklığı onun güneş etrafındaki dönüş periyodu ile orantılıdır.
    Kopernik teorisinin geçerliliğini tam bir şekilde ispatlayan ise çekim kanununu bulan ve gezegenlerin hareketlerine ilişkin kanunları ortaya atan Sir Isaac Newton olmuştur. Evrenin geri kalan sırlarından bazıları da yirminci yüzyılda Einstein ‘ın izafiyet teorisi ile çözülecektir. Şimdi bu konulara kısaca bir göz atalım:
    Newton’un çalışmalarından bahsederken ilmin esas fonksiyonunun özenle tertiplenmiş deneyler yapmak, deneylerde gözlemlenen sonuçları kaydetmek ve alınan sonuçları matematik kanunlar halinde ortaya koymak olduğunu belirtmiştir. Newton’un bu anlatımda üzerinde önemle durduğu konu; eşyanın özelliklerinin araştırılmasında uygun metodun deneylerden çıkarılması düşüncesidir. Bu prensipler, zamanımızın ilmi araştırma metoduna uymakla birlikte o zaman için kabul edilmiş değildir. Hayal gücüne, akıl yoluyla düşünmeye ve eşyanın dış görünüşüne dayanan çoğu eski filozoflardan gelen inançlar deneysel bilgilere tercih edilmektedir..
    Newton; Principia adlı eserinde cisimlerin hareketlerini matematik yoluyla açıklamasını yapar, onun ifade ettiği temel prensibe göre her madde parçası bir başka madde parçası tarafından aralarındaki mesafenin ters orantılı bir kuvveti ile çekilir. Newton, dünyadaki ve gökteki olaylar arasında bir fark bulunmadığını söyleyerek eski düşüncelerden tamamiyle ayrılmıştır. O’nun iddiasına göre insanın ve hayvanın nefes alması Avrupa’da ve Amerika’da taşların düşmesi, mutfak ateşinin ışığı ile güneşin ışığı, ışığın dünyaya ve gezegenlere yansıması hep aynı tip olaylardır, tabiatta benzer sebepler benzer neticeler doğurmaktadır. Böylelikle herşey aynı rasyonel kanunla idare ediliyor demekle daha önce karmaşanın olduğu her yere düzen gelmektedir. Newton’un buluşları günümüzde de günlük hayatımızı -Einstein’ın İzafiyet Teorisine rağmen – etkisini sürdürmektedir. Einstein’ agöre ise, mekan eğridir, iki nokta arasındaki en kısa yol bir doğru çizgisi değildir, evrenin sonu vardır ama sınırlı değildir, paralel çizgiler en sonunda birleşir, ışık dalgaları eğridir, zaman izafidir, her yerde doğru olarak ölçülemez, uzunluk ölçüleri süratle birlikte değişir, evrenin şekli küre değil silindirdir, bildiğimiz üç boyuta bir de zaman boyutunu eklemiştir. Sosyoloji açısından önemi ise insan sözkonusu olduğu için iç gözlem ve içebakış metotlarına, insanı tanımak amacıyla ağırlık veriliyor.

    Bilimi Niteleyen Özellikler

    Bilimin temel özelliklerini şöyle sıralanmaktadır:
    Bilim olgusaldır. Bilimi mantık, matematik, din gibi diğer düşünme disiplinlerinden ayırt eden temel özelliği olgusal oluşudur. Bunu şöyle izah edebiliriz: Bilimsel önermelerin tümü ya doğrudan ya da dolaylı yoldan gözlemlenebilir olguları içermektedir. Bunların doğru ya da yanlış olması dile getirdikleri olguların veya olgusal ilişkilerin var olup olmamasına bağlıdır. Bilimde hiçbir hipotez veya teori gözlem ya da deney sonuçlarına dayanılarak kanıtlanmadıkça doğru kabul edilemez. Bilim kendiliğinden doğru sayılan ya da tanım gereğince doğru olan önermelerle uğraşmaz. Bunlar çoğu kez içi boş, bilgi vermeyen , doğru ya da yanlışlığı olgulara değil kendi anlamlarına bağlı olan önermelerdir. Örneğin “Yeşil nesneler renklidir” gibi önermeler bu tür önermelerdendir.
    Yeşil bir şeyin renkli olup olmadığını saptamak için gözleme başvurmaya gerek yoktur. “Yeşil” ve “renk” sözlerinin anlamlarını bilmemiz önermenin anlamını çıkarmak için yeterli olmaktadır. Bu tür önermelere “analitik” önermeler denmektedir. Matematik ve mantık gibi düşünme sistemlerinin önermeleri bu gruba girmektedir. Diğer yandan “Dünya yuvarlaktır” “Ankara Türkiye’nin başkentidir” gibi önermeler ise sentetik önerme grubuna girmektedir. Çünkü dünyanın yuvarlak olup olmadığını “dünya” ile “yuvarlak” sözlerinin anlamlarına bakarak çıkarmamız mümkün değildir; ancak gözlem ile anlayabiliriz. Bilimsel önermeler bu gruba girmektedir.
    Bilim mantıksaldır. Bu özelliği iki açıdan tanımlamak mümkündür. 1)- Bilim ulaştığı sonuçların her türlü çelişkiden uzak, kendi içinde tutarlı olmasını ister yani birbiriyle çelişen iki önermeyi doğru kabul etmez. 2)- Bilim bir hipotez ya da doğrulama işleminde mantıksal düşünme ve çıkarsama kurallarından yararlanır. Hipotezlerin veya teorik önermelerin bir özelliği doğrudan test edilemiyor oluşlarıdır. Bir teoriyi doğrulamak için gözlem olgularına baş vurmak gereklidir. Ancak bunu yapabilmek için önce teoriden birtakım gözlenebilir sonuçlar (bunlara ön deyiler denir) çıkarmaya ihtiyaç vardır. Bu çıkarsama işlemi ise dedüktif mantığın kurallarına dayanmaksızın çıkarılamaz.
    Bilim objektiftir. Birçok kimseler bilimsel objektifliği mutlak bir anlamda yorumlarlar. Bu doğru değildir. Elbette ki bilgin doğruyu arama çabasında kişisel eğilim, istek ve önyargılarının etkisinde kalmamaya, olguları olduğu gibi saptamaya çalışacaktır. Ancak şu da bir gerçektir ki bilim de tıpkı sanat, edebiyat, felsefe gibi bir insan uğraşıdır. Bir hipotezin kurulmasında ya da seçiminde bili adamı ister istemez bazı değer yargılarına hatta bir ölçüde kişisel duygu ya da beğenilere yer vermekten kaçınamaz. Bilimde özellikle bulma (keşfetme ya da icat etme) belli kurallara indirgenebilen bir süreç değildir. Yeni bir hipotez veya teorinin ortaya konulmasında aklımız kadar sezgi ve hayal gücümüze dayanan yaratıcı bir oluşumdur. Şu da söylenmelidir ki en basit gözlemlerimizde bile tam ve katıksız bir objektiflik sağlanması imkansızdır. Çünkü insanoğlu bir fotoğraf makinası değildir; bütün algılarımız bazı varsayım ve kavramlar çerçevesinde oluşmaktadır. Günlük yaşamda olduğu gibi bilimde de çevremizde olup biten herşeyi değil , ancak bazı şeyleri algılar ve gözlemleriz. Yaşama veya araştırma amacımıza göre bir seçmeye gitmek ancak konumuzla ilgili olgularla ilgilenmek bizim için hem doğal bir durum hem de bir zorunluluk olmaktadır. Böyle olunca da bilimde objektifliği mutlak değil sınırlı ve özel anlamda yorumlamak gerekmektedir. Bu ise, bilimsel olma iddiası taşıyan her sonuç ve doğrunun güvenilir olması bir kişi veya grubun tekelinde değil meslek çevresinin soruşturmasına açık ve elverişli olacak biçimde dile getirilmesi demektir.
    Bilim eleştiricidir. Bilim ne denli akla uygun görünürse görünsün her sav ya da teori karşısında hatta bu sav yerleşmiş herkes tarafından kabul edilmiş olsa bile eleştirici tutumu elden bırakmaz. Bilim bu tutumunu yalnız bilim dışı görüşlere karşı değil kendi içinde de sürdürür. Bilimde her teori veya görüş olgular tarafından desteklendiği sürece “doğru” kabul edilir. Yeni bazı olguları açıklama gücü gösteremeyen ya da bazı gözlem verilerinin doğrulamadığı bir teori daha önceki statüsüne bakılmaksızın eleştiriye tabi tutulur. Böylelikle ya bilinen tüm olguları kapsayacak biçimde değiştirilir. Ya da buna olanak yok ise de teori bir kenara bırakılır yerine daha güçlü yani olguları açıklayabilecek güçte olan gelir. Örneğin: Newton’un yer çekimi hipotezi 200 yıl boyunca bir doğa yasası olarak kabul edildiği halde, geçen yüzyılın sonlarına doğru bazı olguları açıklamaktaki yetersizliği görülünce eleştiriye uğramış, daha sonra daha güçlü olan Einstein teorisine yerini bırakmak zorunda kalmıştır. Bu da göstermektedir ki bilimde hiçbir doğru değişmez değildir. Bilimin bu kendi kendini eleştirme özelliği ona kendi kendini düzeltme yeteneği vermiştir. Bilimde hiçbir hata veya yanlışa sapma sürekli olmaz. Gözlem verilerinin sürekli artması doğrulama sürecine süreklilik kazandırmakta, bu da hataların ayıklanmasına, bilgilerimizin giderek daha güvenilir olmasına yol açmaktadır. Kendi kendini eleştirici ve düzeltici bir süreçte dogmalara yani değişmez doğrulara yer yoktur.
    Bilim genelleyicidir. Bilim tek tek olgularla değil olgu türleri ile uğraşır. Bu nedenledir ki sınıflama bilimsel araştırmada ilk adımı oluşturur. “Belli koşullar altında su 100˚ C’de kaynar”, “Bakır iletkendir”, “Bir gazın hacmi, sıcaklık sabit tutulduğunda , basınçla ters orantılı değişir” gibi önermeler tek tek olguları değil, fakat kapsamı sınırsız olan olgu sınıflarına ilişkin özellikleri dile getirir. Bilimsel önermeler genelleme niteliğinde olup ya bir sınıf olgunun paylaştığı bir özelliği ya da olgular arasındaki değişmez bazı ilişkileri dile getirmektedir. Bilim açısından tek bir olgunun kendi başına bir önemi yoktur; ancak o inceleme konusu bir olgu sınıfına üye ise dolayısıyla bir genellemeyi doğrulama (veya yanlışlama) işleminde kanıt görevini görüyorsa önemlidir.
    Bilim geneli arayıcıdır. Yetkili bilim çevresinin denetim ve eleştirisine açık olmayan kişiye özgü kalan bulgu veya doğrular bilimsel nitelikten yoksun olmaktadır. Bilimin bu kamuya açıklık niteliği onun belli bir dil ya da ifade vasıtası ile anlatılır olmasına bağlıdır. Kamuya açıklanamayan kişisel kalan bulgular ne denli önemli olursa olsun bilimsel türden bilgi sayılamaz. Bilim benzer koşullar altında benzer bir yöntemle daima aynı sonuçların elde edilmesi gereğine bağlıdır. Bu gereği karşılayamayan, elde edilen bulgulara ne yoldan ulaşılacağı dile getirilemeyen kişisel başarılar, bizim için şaşırtıcı ya da çok göz kamaştırıcı olabilir, fakat bilimsel olamaz.
    Bilim seçicidir. Evrende olup biten olgular çeşit ve sayı yönünden sonsuzdur. Bilimin bunların tümü ile ilgilenmesi hem gereksiz hem de olanaksızdır. Bir olgunun bilime veri niteliği kazanabilmesi için ya inceleme konusu bir probleme ilişkin olması, ya da bir hipotez veya teorinin test edilmesinde kanıt değeri taşıması gerekmektedir. Bu bakımdan bilimsel araştırmaya konu olan olgular, tüm olguların ancak küçük bir parçasını kapsamaktadır. Bilimsel nitelik taşıyan bütün gözlem ve deneyler, ancak belli bir hipotezin ışığında belli olgulara yöneldiğinde etkinlik kazanmaktadır. Gelişigüzel yürütülen olgular arasında seçici olmayan bir gözlem ya da deneyin güvenilir sonuç vermesi şöyle dursun, bir enerji ve zaman kaybından başka bir şey değildir. Bilim adamı olgu istifi yapan bir kolleksiyoncu değildir, o ancak araştırma amacına uyan, cevabını aradığı sorulara ilişkin olguları saptamaya çalışır.
    Bilim de bütün diğer girişim ve çabalarımız gibi açık veya üstü örtük bir takım temel inançlara dayanır. Varsayım denilen bu inançlarımız, düşünme ve hareketlerimizin temelde yatan gerekçelerini oluşturur. Örneğin sabahleyin rastladığımız bir kimseye günaydın dememiz gibi son derece basit bir davranışın bile dayandığı bir varsayım vardır. Hitap ettiğimiz kişinin Türkçe bildiğini farzetmiş olmalıyız ki, ona başka bir dilde değil de Türkçe’de seslenmiş olalım. Bunun gibi çok daha karmaşık bir etkinlik olan bilimsel araştırma da çok kez ifade edilmeyen hatta belki bilinç altında bulunan bazı temel inanç ve varsayımlara dayanmaktadır.
    Bunları şöyle sıralamak mümkündür:
    1. Kendi dışımızda bir olgular dünyasının varlığı,
    2. Bu dünyanın bizim için anlaşılabilir olduğu,
    3. Bu dünyayı bilme ve anlamanın değerli bir uğraş oluşturduğu.
    Birinci varsayım, çevremizde olup bitenlerin hayal ürünü değil, gerçek olduğu; bu gerçek dünyanın algılarımızdan bağımsız, bilgilerimize göre biçimlenmeyen nesnel bir varlığı olduğu görüşünü içermektedir. İkinci varsayım bilgi edinmenin olanak dışı olmadığı, üçüncü varsayım ise bilginin değerli bir şey olduğunu söylemektedir. Gerçekten, temelde incelemeye konu bir dünyanın varlığını, bu dünyanın bizim için anlaşılır olduğunu, gene bu dünyayı anlamanın değerli bir uğraşı olduğunu kabul etmemişsek, bilim bir anlama çabası olarak gerekçesini yitirir, anlamsız bir hareket olarak kalır.
    Bu temel varsayımlar yanında özellikle doğa bilimleri için geçerli olan birkaç noktayı da belirtmek gerekmektedir:
    Bilimsel incelemeye konu olan gerçek dünya gelişigüzel değil, olguların düzenli ilişkiler içinde yer aldığı tutarlı bir dünyadır. Örneğin suyun hangi koşullar altında donduğu, hangi koşullar altında kaynadığı, bu tür değişmez düzenli ilişkilerdendir. A, B, C koşulları altında suyun donacağını D, E, F koşulları altında ise kaynayacağını bekleriz. Aynı koşullar altında suyun bazen donduğu bazen de kaynadığı görülse idi böyle bir bekleyiş için olanak kalmazdı. Olguların gelişigüzel yer aldığı tutarsız bir dünyada olup bitenlerin gerisindeki temel ilişkileri arayan bunları dile getirip araştırmayı amaçlayan bir bilim için de olanak yok demektir.
    Her olgu bizim için saptanabilir olsun olmasın kendinden önce yer alan başka olgulara bağlı olarak ortaya çıkar. Bunu şöyle izah edebiliriz: Nedensiz olgu yoktur ve bu neden doğanın kendi içindedir. Bu varsayımdan hareket eden bilim herhangi bir olgunun açıklamasını o olgunun ortaya çıkış koşullarına başvurarak yapar. Örneğin suyun kaynaması için 76 cm. barometrik basınç altında sıcaklığın 100˚C’ye çıkmış olması gerekir. Burada suyun kaynaması bir sonuç, belli ölçülerdeki basınç ve ısı ise birer ön koşuldur. Sonuçla ön koşullar arasındaki ilişkiyi matematiksel olarak şöyle gösterebiliriz:
    Y= F( Xı,X2,.......... Xn)
    Formülde y sonucu Xı,X2.....Xn’ler de ön koşulları göstermektedir f ise ilişkinin fonksiyonel olduğunu ve bu fonksiyonda y’nin bağımlı Xı’in ise bağımsız değişken olduğunu belirtmektedir.
    Bilim gözlem konusu bütün olguların zaman ve uzay içinde yer aldığını kabul eder. Bu ise, zaman ve uzayın “realite” denilen gerçek dünyanın temel boyutları olduğu inancına dayanır. Olguların zaman ve uzayla sınırlandırılması bilimi, ilkece gözlem konusu olmayacak birtakım doğa dışı nesneleri inceleme konusu yapan çalışmaların bilimsel olamayacağı yargısını da temellendirmektedir. Örneğin din, mitoloji ve °°°°fizik incelemeler gibi.
    Bilim var olan her şeyin bir miktarla var olduğu ilkesine bağlıdır. Bu nedenledir ki bilginler elde ettikleri bulguları nicelik türünden dile getirmeğe büyük önem verirler. Deney sonuçlarının basit gözlemle değil ölçme yolu ile saptanması ve bunların sayısal terimlerle ifadesi bilimde giderek önem kazanan bir gelişmedir. İlk bakışta hiç de ölçülebilir gibi görünmeyen bir takım özelliklerin (örn: sıcaklık, sertlik, yoğunluk, öğrenme yeteneği, yaratıcılık vb.) zamanla ölçülebilir bir biçimde tanımlandıklarını ve bu tanımlara uygun olarak geliştirilen ölçme araçları kullanılarak ölçüldüklerini görmekteyiz. Bir bilimde ölçme tekniğinde erişilen yetkinlik o bilimin ilerleme derecesini saptamada önemli bir ölçüt olarak kabul edilmektedir. Bir tür ölçmeden yararlanmayan bir çalışmaya bilim demek çok güç görülmektedir.

    19.yüzyıl Bilim Anlayışı
    · Somut maddecilik anlayışı vardır (incelenen olguların gözleme elverişli olması)
    · Gözlem ve deney en belirgin özelliğidir.
    · Olguları tek neden ile açıklama
    · Mutlak determinizm -belirleyicilik (olup biten herşeyin kendilerinden önce meydana gelen olgularca belirlendiği anlayışı)
    · Mutlak (kesin-değişmez)bilgi;bilimin değişmez bilgiye sahip olabileceği düşüncesi
    · Bilimin tahmin gücü (bilimin sonsuza kadar tahminlerde bulunabileceği anlayışı)
    · Tümevarım metodu (tek tek olguların deneysel yöntemle incelenerek genellemelere ulaşılması)
    20.yüzyıl Bilim Anlayışı
    · Somut-Soyut içiçe
    · Gözlem, deney yanında akıl ve sezginin önemi
    · Olguları çok faktörle açıklama; iki şekilde anlatılabilir:
    1)-Etkileşime katılan faktörlerin tümünün bilinememesi
    2)-Zamanla araya girecek faktörlerin kesin olarak bilinememsi
    · Determinizm-indeterminizm içiçeliği
    · Geçici kesin bilgi
    · Şartlı tahmin anlayışı
    · Hipo-dedüktif metod (hipotez ileri sürmek suretiyle bunun mantıksal sonuçlarına giderek olgularla test etme)
    · Yanlışlanabilirlik ölçütü

  4. #4
    Emekli Süper Cadı :) sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim Baktabul'un Çılgını sonaskim - ait Avatar
    Üyelik Tarihi
    Oct 2006
    Bulunduğu Yer
    αѕкιмιη кαℓвιη∂є
    Mesajlar
    6.109
    Blog Yazıları
    4
    Tecrübe Puanı
    4962010

    Tanımlı

    SOSYOLOJİYE GİRİŞ



    E.Durkheim bir toplumda olaylarin ve suçun olmasi dogal demistir. Çünkü insanin oldugu yerde suç olacaktir. Birseyin bilim dali olup olmadiginin anlasilmasi için :
    1- O bilimin incelecek bir bilgisi (konusu) olacak.
    2- Onu nasil incelenecegine dair bir yolu metodu olmasi gerekir.Bu kriterlere göre sosyoloji bir bilim olarak kabul edilir.Sosyoloji bir sosyal olay veya olguyu inceler.Birseyin sosyal olay olarak kabul edilebilmesi ve bir davranisin sosyal olay olmasi için :
    1- Bireyler arasi karsilikli iletisimin olamasi
    2- Bir arada var olma duygusu
    SOSYOLOJININ TANIMLARI, SINIRLARI VE AMAÇLARI : Sosyoloji kelimesi ilk defa 1839 yilinda A.Comte tarafindan kullanilmistir.
    Sosyolojinin Makro Tanimi : Sosyal olaylari ve toplumu inceleyen bir bilim dalidir.
    Sosyolojinin Mikro Tanimi : En az iki insan arasinda anlamli ve nispeten devamli sosyal etkilesime dayali sosyal olaylari inceleyen bir bilimdir.
    Sosyal davranis somut olarak meydana gelir. Yani belirli yer ve zamanda cereyan eder. Bir sosyal olay ise üç zaman boyutunda meydana gelir. Bu süreç dün, bugün, yarindir. Sosyoloji bilimi dün de olmus ve bugün olmakta olan olaylarla ilgilenir. Yarin olacak olaylarla sosyoloji ilgilenmez. Bunlarin tahminini Tarih Felsefesi, Füturoloji ve Süreç Felsefeleri yapar. Sosyolojinin mikro tanimi çerçevesinde gruplarin yapisini, devamini, isleyisini anlamak sosyolojinin temel amacidir. Sosyolojide anlama önemli bir yer tutar. Çünkü anlamada yapici ve yaratici birsey ortaya konamayacagi gibi hiçbir sosyal sorunda anlamadan açiklanamaz ve çözümlenemez. Sosyoloji olani oldugu gibi anlamaya çalisir, olmasi gereken ile degil var olan ile ilgilenir. Sosyoloji sahislara ve ideolojilere göre açiklamalarda bulunmaz. Sosyoloji bilimi 19. yüzyilda batida yasanan sosyal buhranlarin, krizlerin gelismesinin bir ürünü olarak karsimiza çikar. Özellikle Fransiz Ihtilali ve Sanayi Inkılabi sonrasi bati toplumlarinin yasadigi problemler ve sorunlar sosyolojinin ana konusunu olusturmustur. Diger taraftan zaman içerisinde sosyal hayatta meydana gelen degisme ve gelismeler diger sosyal bilimlerde oldugu gibi sosyolojinin kendi içerisinde bir takim alt disiplinlere ayrilmasina neden olmustur. Bir toplumda sosyal sartlarin degismesi, ihtiyaç ve çikarlarinda sürekli olarak degistiginin göstergesi olarak kabul edilir. Bu ise toplumlarin ögütlerele iliskiler aginda sürekli bir degisimin varoldugunu açikça ortaya koyar. Bu durum bize toplumun degisen ve dinamik bir özellik oldugunu açikça gösterir.
    Sosyolojinin Diger Bilimlerle Iliskisi :
    Bütün sosyal bilimler sosyal gerçeklik adini verdigimiz sosyal olay ve olgular üzerinde odaklasir. Ancak her bilim dalinin bu olan üzerinde ilgilerinin odak noktalari farklidir.
    Sosyal Gerçeklik : Belli bir zaman dilminde yasanmis ve yasanan ve de somut olarak cereyan eden her seydir. Sosyolojinin diger bilim dallariyla olan iliskisi saglikli bir sekilde anlayabilmek için bilim siniflamalarina kisaca bakmakta fayda vardir. Örnegin W.Windelband bilimleri birbirinden ayiran bir siniflama yapar.
    a- Rasyonel
    b- Deneye dayanan(epirik) bilim.
    Windelband matematik ve felsefeyi rasyonel bilimler grubuna dahil eder. Empirik bilimler ise kendi içerisinde tarih ve tabiat bilimleri diye ikiye ayrilir ve ona göre sosyoloji empirik bilimler siniflandirmasinda yerini alir. Çünkü o deney gözlemlere dayali olarak gerçeklikle ugrasir. Bir baska bilimler siniflamasi ise T.Dilthey yapmistir. Yöntem bakimindan bilimleri
    a- Yöntem bakimindan
    b- Manevi bilimler diye ikiye ayirir.
    Dil, sanat, hukuk ve bütün tarih bilimleri manevi bilimler içerisinde digerleri ise maddi bilimlerdir. Manevi bilimler anlama maddi bilimler ise açiklama yöntemi kullanir.
    SOSYOLOJI VE IKTISAT :
    Iktisat en genel anlamda sonsuz insan ihtiyaçlarini sonlu kaynaklarla nasil karsilanmaya çalisildigini inceleyen bir bilimdir. Dolayisiyla iktisatin temel amaci insanin maddi ihtiyaçlarini karsilamaya yönelik faaliyetleri arastirmaktir. Burada söyle bir iliski karsimiza çikar. Bu iliski birinci derecede insan madde iliskisidir. Fakat iktisadi olaylar da bireyle birey, bireyle toplum arasinda cereyan ettigi için iktisadi olaylarda ayni zamanda bir sosyal olay olarak görülmelidir. Çünkü ekonomik olaylar insanlari karsilikli sosyal iliskide bulunmaya sevkeder. Iste burada sosyoloji ve ekonomi bilimi arasindaki yakin iliski ortaya çikar. Hiçbir ekonomik olay klasik ekonominin soyut teori ve varsayimlarla ele alinip açiklanamaz. Çünkü bir toplumun düsünce tarihi ve degerleri ekonomik iliskilerin, kalkinmanin ve gelismenin üzerinde belirleyici bir role sahiptir. Bir ülkenin ya da toplumun ekonomik gelismesinde yada kalkinmasinda (———-Bu kisim EKSIK———-)
    Ona göre kapitalist ekonominin gelisimi ve yapilanisinda protestan ahlakinin sahip oldugu tutumluluk, bireycilik ve çok çalismanin gücüne inanma gibi ilkeler önemli rol oynamistir. Bu bize ekonomik aktivitelerin sosyolojik bir baglamda ele alinirken farkli ülkelerde ve kültürlerde farkli biçimlerde etkilere sahip oldugu fikrini açikça gösterir. Yani bir toplumdaki üretim ve tüketim gibi temel konular o toplumun kültürel özelliklerine göre sekil alir.
    SOSYOLOJI VE PSIKOLOJI ILISKISI :
    Psikoloji bir davranisin bilimidir. Insan ve hayvan davranislarini ele alir. Insanin zihinsel yapisini ve isleyisini (x) edinerek bireyi ön planda tutar. Bazilari insan bilincini :
    a- Bireysel
    b- Kollektif (toplumsal) olmak üzere ikiye ayirirlar.
    Bireysel bilinç hallerinin kökleri organizmaya baglidir. Bunlar hayvanlik köküne dayandigi için bütün insanlarda birdir. Baska bir ifadeyle çagdan çaga, toplumdan topluma degismezler, sonradan kazanilmis degildir, dogusla birlikte vardir. Diger taraftan kollektif ya da toplumsal bilinç gereklidir. Yani toplumdan topluma, çagdan çaga degisir, sonradan edinilmistir. Iste insanin refleks, içgüdü, bedensel haz ve elem gibi bireysel bilinçle ilgili olgulari yani hayvan bilinciyle psikoloji ugrasir. Ama psikoloji olaylari toplum (x) varligin bir ögesi gibi ele aldigi yani psikolojik unsurlarin toplumlarin yasama biçimine, örgütlerine ve ideolojilerine olan etkileri bakimindan incelendiginde bu olaylar artik sosyolojinin konusu ya da alani içerisine girmistir. Örnegin; (x) Çagdas sosyolojinin önde gelen isimlerinden P.Sorokin açligin (besin içgüdüsünün giderilememesinin) sosyal toplumun üzerindeki etkilerini incelemistir.
    1- Ona göre açlik besin saglama yöntemlerinin düzelmesine ve gelismesine katki saglar. Besin içgüdüsünün tatmin edilemedigi (örnegin kitlik geçen yerlerde) bolluk içinde yüzen yerlere dogru göçler baslar.
    2- Aç toplumlar tok toplumlara saldirir.
    3- Mülkiyet ve insana saldiri olaylari artar.
    4- Fakir zümrenin zengin zümreye kini artar.
    5- Hükümetin ekonomi eylemlerine karismasi ve denetimi artar.
    6- Ölüm orani artmaya dogum orani da azalmaya baslar.
    Iste bir toplumda insanlari yeterli derecede beslenmemeleri yani açlik içgüdüsü gibi psikolojik bir olayin toplumun diger ögelerine etkileri bakimindan ek olarak alinirsa sosyolojinin konusu olurlar. Bu da bize psikoloji ile sosyoloji arasinda da yakin bir iliskinin varoldugunu gösterir.
    SOSYOLOJI VE SIYASET :
    Siyasal olaylarla ilgili incelemelerin kökenleri çok eskilere kadar ise de bir bilim olarak siyaset biliminin 19. asirda gelismeye basladigini görüyoruz. Siyaset Bilimi genel olarak siyaseti toplumsal olay ve olgulardan bagimsiz bir biçimde, siyasal teoriler baglaminda ele alir. Daha açik bir ifadeyle siyaset bilimi dogrudan dogruya siyasal teorileri, hükümet biçimleri ve fonksiyonlari üzerinde durur, siyasi olayin ayni zamanda bir sosyal (x) göz önünde tutulursa siyaset toplumdan bagimsiz olarak ele alinamaz. Iste siyaset toplumsal baglamda ele alan sosyolojinin alt dallarindan birisi Siyaset Sosyolojisidir. Siyaset Sosyolojisi siyasetin toplumsal kökenlerini siyasetin siyasetle olan iliskisini yani siyasetin yapisini ve de siyasa olanin sosyal olaya etkilerini inceler. Bu da bize siyaset sosyolojisinin siyasetin görünen yüzü degil de görünmeyen gizli fonksiyonlari üzerine odaklandigini gösterir. Siyasetin grupla arasinda yürütüldügü de göz önünde tutulursa siyaset bilimi ile sosyoloji arasinda yakin bir iliski kurmak zarureti ortaya çikar. Çünkü sosyoloji grup ve gruplar arasi iliskileri inceleyen bir bilimdir.
    BIREY, TOPLUM VE SOSYAL KISILIK : Daha önce de belirttigimiz üzere insanin her davranisi sosyal degildir. Örnegin ani bir ses karsisinda irkilen insanin gösterdigi tepki içgüdüsel bir olaydir. Halbuki sosyal davranis baskalarinin varligini dikkate alarak ve de onlarin varligi ile etkilenen hareketlerdir. Bu da bize bir bireyin davranislarinin sürekli olarak birey ile toplum arasinda gerçeklestigi iliskisini gösterir. Birey ile toplum arasindaki bu iliski tek tarafli bir iliski degildir. Bu iliski karsilikli bir iliskidir. Bu iliskiyi tek tarafli bir yaklasimla ele alirsak kaçinilmaz olarak yanlis sonuçlara gidebiliriz. Insanin sosyal davranislari önceden belirlenmis ve otomatik olarak olusmus bir tepkilerden meydana gelmistir. Çünkü insan kendisini yöneten davranislarinin hesabini verebilen ve de baskalarina karsi sorumluluk tasiyan bir varliktir. Inanin sosyal hayatta basarili olmasinin yolu yasadigi toplumun ve zamanin ruhunu daha iyi kavramaktan geçer. Bu insanin sosyal kisiliginin gelismisliginin belirgin bir isaretidir. Sosyal kisiligi iyi gelismis bir birey baskalarinin yüzeysel görüslerine göre hareket etmeyen ve onlari tekrarlamayan kisi demektir. Çünkü sosyal kisiligi gelismis bir birey bir arastirma duygusuna bir hüküm verme hürriyetine ve verdigi hükme göre harekete geçis kabiliyetine sahip bir birey demektir. Sosyal kisiligi gelismis bir birey toplumun gelisimi için hayati bir öneme sahiptir. Çünkü sosyal kisiligi gelismis bireyler birbirlerine (x) bir biçimde düsünmezler. Yani ayni standart ve ilgilere sahip degillerdir. Fikirleri ya da inançlari hiç soru sorulmaksizin kabul etmezler. Iste bu medeniyetin ilerlemesinde önemli bir role sahiptir. Çünkü insan iliskilerinde yaratma ve degisiklik olmasaydi kültür ve medeniyetler varligini sürdüremezlerdi. Bir toplumda sosyal kisiligi gelismis bireylerin sayisi ne kadar çok olursa birey de o oranda topluma dayanir. Bunun sonucunda ise birey topluma katki saglar ve yararli olur.
    SOSYALLESME YADA SOSYALIZASYON :
    SOSYOLIZASYON : Bir ferdin (duruma göre bir grubun) üyesi oldugu veya olacagi grup ya da toplumun kültür, deger ve normlarini ögrenerek o toplumun aktif bir üyesi haline gelmesidir. Baska bir tanima göre toplum hayatina hazirlanma sürecidir. Bu arada deger ve norm kurallarina deginmekte fayda vardir.
    DEGER : Bir toplumun ya da grubun varligi, birligi, isleyisi ve devami için o toplumun çogunlugu tarafindan dogrulugu ve gerekliligi kabul edilen, uyulmasi gerekli temel ilkelerdir.
    NORM : Bireye nerede ve ne sekilde hareket edecegini gösteren deger yargilaridir. Normlar degerlerden kaynaklanir, degerlerin uygulanmasina açiklik kazandirir. Sosyallesme ya da sosyalizasyon olgusu
    a- Nesnel (Toplum)
    b- Öznel (Birey) açidan olmak üzere iki kategoride incelenir.
    NESNEL AÇIDAN SOSYALIZASYON :
    Toplumun kültürünün bir kusaktan diger kusaga aktarilmasi ve böylece birey toplumun sosyal hayatinin onaylanmis yollarina uyarlar. Toplum açisindan sosyalizasyon su açilardan önemlidir :
    1- Bir toplumun ya da grubun varligi, devami ve isleyisi ancak sosyalizasyon süreciyle gerçeklestirilebilir.
    2- Toplumun devami açisindan her toplum daha çok genç kusagin sosyallesmesine agirlik verir.
    3- Toplumun saglikli isleyisi açisindan her toplum kendisine katilan yeni üyelerini sosyallestirmek zorundadir.
    4- Sosyalizasyon ayni toplumda bir sosyal kontrol ve dolayisiyla düzeni saglama rolü oynar.
    ÖZNEL AÇIDAN SOSYALIZASYON :
    Bireyin çevresine uyarlandigi süreçte bireyde meydana gelen bir ögrenme sürecidir ya da olgusudur. Öznel açidin sosyalizasyon bireye su açidan yararlidir :
    1- Sosyalizasyon süreciyle birey planli ve disiplinli bir çerçevede çesitli bilgi ve teknikleri kazanir.
    2- Sosyallesme sürecinde bireyler sosyal rollerini ögrenir ve bu yolla kendini toplumda daha iyi gerçeklestirme imkanini elde eder.
    3- Sosyalizasyon bireylere ümit verir, gelecek vaad eder.
    4- Birey ancak sosyalizasyon yoluyla kendi bölümünün üyesi haline gelir.
    SOSYALIZASYONUN TEMEL ÖZELLIKLERI :
    1- Sosyallesme sürecinde yalnizca resmi degerler degil gayri resmi degerlerde normlarda bireylere aktarilir.
    2- Sosyallesme yalnizca resmi gruplar degil resmi olmayan gruplar tarfindan da yürütülürler.
    3- Sosyallesme sürecinde bireylerin nasil ögrendiginden ziyade ne ögrendigi önemlidir.
    4- Sosyallesme yalnizca belirli kisi ya da gruplara özgü birsey degildir. Geneldir.
    5- Sosyalizasyon sürecinde sosyalizasyona uyan tüm bireylerde ayni degildir. Günümüzde toplum ile birey arasinda sayisiz küçük gruplar vardir. Bunlar sosyalizasyonun temel aygitlaridir. Özellikle aile, okul, arkadas grubu ve kitle iletisim araçlari temel sosyalizasyon ajanlaridir. Soyallesme önce aile, okul ve çevre içerisinde devam eder. Birey dogumla beraber bir sosyal kisidir. Ama onun sosyal kisiligi sürekli olarak sosyalizasyon yolu ile gelisir.

+ Konu Cevapla

Benzer Konular

  1. Sosyoloji - Sosyoloji resimleri - Sosyologlar (Resimler)
    By NoBoDyS in forum Felsefe - Sosyoloji
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 05-08-2009, 14:40
  2. Weberci politik sosyoloji nedir ,Weberci politik sosyoloji Hakkında
    By Boramir!! in forum Uluslararası ilişkiler
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 04-22-2009, 02:56
  3. Kırgızistan’da Sosyoloji , Kırgızistan’da Sosyoloji Hakkında
    By Boramir!! in forum Türk Dünyası Ve Kültürü
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 08-30-2008, 00:27
  4. Umumi Sosyoloji
    By serapqq in forum Felsefe - Sosyoloji
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-17-2007, 14:59
  5. sanat ve sosyoloji
    By serapqq in forum Felsefe - Sosyoloji
    Cevaplar: 0
    Son Mesaj: 12-17-2007, 14:35

Etiketler

Yetkileriniz

  • You may not post new threads
  • You may not post replies
  • You may not post attachments
  • You may not edit your posts

Content Relevant URLs by vBSEO 3.6.0

1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24 25 26 27 28 29 30 31 32 33 34 35 36 37 38 39 40 41 42 43 44 45 46 47 48 49 50 51 52 53 54 55 56 57 58 59 60 61 62 63 64 65 66 67 68 69 70 71 72 73 74 75 76 77 78 79 80 81 82 83 84 85 86 87 88 89 90 91 92 93 94 95 96 97 98 99 100 101 102 103 104 105 106 107 108 109 110 111 112 113 114 115 116 117 118 119 120 121 122 123 124 125 126 127 128 129 130 131 132 133 134 135 136 137 138 139 140 141 142 143 144 145 146 147 148 149 150 151 152 153 154 155 156 157 158 159 160 161 162 163 164 165 166 167 168 169 170 171 172 173 174 175 176 177 178 179 180 181 182 183 184 185 186 187 188 189 190 191 192 193 194 195 196 197 198 199 200 201 202 203 204 205 206 207 208 209 210 211 212 213 214 215 216 217 218 219 220 221 222 223 224 225 226 227 228 229 230 231 232 233 234 235 236 237 238 239 240 241 242 243 244 245 246 247 248 249 250 251 252 253 254 255 256 257 258 259 260 261 262 263 264 265 266 267 268 269 270 271 272 273 274 275 276 277 278 279 280 281 282 283 284 285 286 287 288 289 290 291 292 293 294 295 296 297 298 299 300 301 302 303 304 305 306 307 308 309 310 311 312 313 314 315 316 317 318 319 320 321 322 323 324 325 326 327 328 329 330 331 332 333 334 335 336 337 338 339 340 341 342 343 344 345 346 347 348 349 350 351 352 353 354 355 356 357 358 359 360 361 362 363 364 365 366 367 368 369 370 371 372 373 374 375